Friday, September 17, 2004

Bebek, Kelebek, Annelik


HOŞGELDİN...

Testi ilk yaptığımda iki pembe çizgi kendilerinden emin belirince, çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Başım dönmeye, kalbim hızlıca atmaya başladı. İkinci teste elim uzandı ürkekçe. İdrar damlası salına salına ilerledi ve evet iki pembe çizgi yine emin tavırlarıyla belirdi, bana inat edercesine...
Bağırarak ağlamaya başladım, öyle duygusallıktan, annelik içgüdüsünden falan değil, kendimi hazır hissetmemekten... Ya da artık büyümenin, büyük olmanın keskin tokadı suratıma çarpınca kabullenemedim, ben hep anne ve babamın küçük kızı olarak kalmalıydım. Oysa şimdi kendi çocuğum oluyordu, minicik, miniminnacık bir bebekcik. Derken minik elli, minik burunlu bir bebek belirdi gözlerimin önünde, sonra çok güzel bir mavi deniz, üstünde masmavi kelebekler aceleci olmayan tavırlarla uçuşmaya başladılar. O da ne? Aralarına katılmıştım çoktan, kelebek olmuştum... Denizin üstünde bir bebek silueti oluştu ve bana öyle güzel gülümsedi ki, artık onu istiyordum.

Kelebek olmuştum...
Şimdi de anne olacağım...

Bir çocuk yetiştirmenin sorumluluğunun altında ezilmekten korkarak anne olacağım.
İçimde, karnımın altında bir yerlerde bir vücut büyütecek, sonra da onu dışarı çıkaracağım, anne olacağım.
Anne olmaktan korka korka, O'na vermem gerekenleri verememe endişesiyle anne olacağım.
Annemi yüz kere tebrik ederek anne olacağım.
Tüm annelere binlerce kez teşekkür edip, hayran kalarak anne olacağım.
Artık büyüdüğümü kabul etmek zorunda kalarak anne olacağım.
Vücudumdan bir vücut, benliğimden bir benlik oluşturarak anne olacağım.
Mutluyum...
Merak ediyorum...
Kelebek oldum, uçuyorum...
Anne olmak istiyorum...
Hoş geldin bebek...

Hoş geldin karnıma, hoş geldin hayatıma bebek...

Topaç

Çocukken hatırlarım ipini çevirip beceremezdim, ipini çekip, yere attığımda dönmezdi hiç... Önce popo üstü düşer, ardından yuvarlanır benden uzak bir köşeye doğru yol alırken, sanki bir şey düşünmüş de birden hatırlamış gibi kararlıca dururdu. Bu yüzden "topaç" deyince çocukluğun güzelliğini (dertsiz, tasasızlığını) ve başarısızlığın verdiği hüznü birlikte anımsadığımdan, damağımda ekşimsi bir tatlılık duyumsarım. Vişne reçeli gibi...

Oysa topacı hep çok sevmişimdir. Diğer çocuklar -genellikle erkekler- çevirdikleri zaman heyecan ve istekle onları izlerdim. Sonunda ben de bir topaca kavuşmuştum. Önce ipini sarmayı öğrendim. Çünkü bu iş bile o kadar kolay değildi. Düzenli, sıralı ve birbirinin üstüne çıkmadan kalından inceye vücuduna sarmalısınız topacın ipini. İp bir sevgili gibi vücudu sarmaladığında ilk iş tamamdır. Sıra onu hızla yere fırlatmaya gelmiştir. Ama her denememde başarısızlığa uğrayınca, korkarak atmaya başladım. Bilirsiniz korkunun olduğu yerden, başarı alır başını gider başka diyarlara. Korkuyordum çünkü her yere düşüşünde ona bir şey olacak diye ödüm kopuyordu. Ona acı çektirdiğimi düşünürdüm. Diğer çocukların topacı zevkle kıvrıla kıvrıla dönerken, benimki yere hızla çarpıp yuvarlanıyor, sanki benden kaçıyordu! Haksızlıktı bu. Ona dönme zevkini tattıramadıktan sonra neye yarardı ki topaç olmak? Onu yerden alıp bir öpücük kondurup, odamın en güzel yerine koyduğumu hatırlıyorum son yere çakılışında...

Hala odamın en güzel yerinde çevrilmeyi bekler durur. Çocuklara daha çok yakıştığından mıdır, büyük dediğimiz insanların çocukluklarını çoktan kaybettiğinden midir, elime almadım hiç. Orada  küçük bir elin dokunuşlarını bekler durur...

Girne gül ÇELEBİ ULUÇAY
1 Eylül 1996