Sunday, February 08, 2009

Kış, Hastalık, Doğum Günü




Kışı hem seviyorum, hem de sevmiyorum. Evsizleri, çocukları, sokak çocuklarını özellikle bir de hastalıkları düşününce bir an önce soğuk günler bitsin diyorum. Ama salep keyfi, karda yuvarlanmak (her ne kadar bu yıl mümkün olmadıysa da), çocukluğumdan damağımda kalan uzun kış gecelerinde oynanan oyunlar, kestane çıtırtısı vs. işte. Nereden nereye geldim? Önce ben ardından Ada hastalandı(k). Öyle böyle değil, ağır grip geçirdik ikimiz de, üst solunum yolları enfeksiyonu tıptaki adı. E haliyle ilaç içemeyen ben ıhlamur, bal, çorba ile geçirmeye uğraşırken kızıma da bulaştırdım, nasıl suçluluk duydum anlatamam. Ama nasıl koruyabilirim ki bilmiyorum? Havadan kapıyorlar sanırım, aynı ortamda olmak yeterli yani.

Bu arada kızım artık 4 yaşını bitirdi, 5 yaşına girdi. İnanamıyorum, nasıl büyüdü ve bugünlere geldi anlamadım. hastalıklardan dolayı hiçbir şey anlamadım doğum gününden. İki haftalık tatilimizin, yani kızımın sömestr tatilinin sadece ilk haftasında gezebildik, kalan haftayı hasta geçirdik ki hala iyileşemedim(k).

6 comments:

Anonymous said...

Geçmisler olsun hem sana hem Öykü Adacıgıma. Dünyanın en tatlı anne- kızı.
Bu arada daha nice yıllar dilerim, Öykü'nün genç kız hallerini görmemiz dileğiyle...

Girno said...

Ah canım benim güzel bakan gözler hep güzel görür Elçincim. Evet genç kız halleri değil mi, zaman çabuk geçiyor görürürz bee Elçoş :)
sen elini çabuk tut hele :P

Unknown said...

GİRNECİMMMMM NABERRR
kızın maşşalah kocam olmuş hala gelemediniz bursaya yaaaa kebap yedircektik öykü'ye ikinci bebek de geliyormuş galibaa hadi bakalım kısmetse onla gelirsiniz :)

Girno said...

Nilüfercim iyiyiz canım, seni gördük daha iyi olduk :) Bursaya gelmeye bir türü fırsat bulamadık gerçekten. Sen neler yapıyorsun bakalım? sen de gelmedin hiç, bakarsın bebekle geliriz :)

sevgiler...

Unknown said...

Mutlu Yıllar Ada...Sesini duyamasamda...

Unknown said...

Girnenin Habiple olan Öyküsünün birinci yaşına her bakışımda Adayı başka biri olarak algılarım hep, aslında bu duygu da enteresan; yani canlı o bir yaş halini hiç görmemiş olmak ve de görmeme imkan olmayacağını bilmek...

Evden uzak kaldığım bu süreçlerde özellikle Burakı düşünürdüm; Onun tam olarak farklılaştığı, büyüyüp erginleştiği çağında yanında olamamak ve büyük değişimini dışarıdan izlemek ki burada Burakta eksik kalan duyguları örtemediğime hep hayıflanmışımdır; yoksa benim için hava hoş yani çöl havası;çalışma şartları; hep demişimdir, zaman burada taksimetre gibi hıphızlı; sabah 6 gibi başlıyorsun güne; çalışıyorsun bir dolu noktada; akşam oluyor duş al, yemek ye, yat tangosu ve diğer sabah aynı saatte kalk, başla güne, tam iki hafta böyle geçiyor, dursuz duraksız; ve bir cuma “çalışma cuması” diğeri “tatil cuması” yani o iki haftalık çalışma sürecinin sonunda bir gün dinleniyorsun ve ben hep o tatil cumaları Türkiyede olmayı istemişimdir. Diğer günler aklımın ucuna gelen herşey uçtan aşağıya düşüp yokolurken, o cumaları düşünceler uzayıp gidiyor...Zaten yer mekan önemli değil oluştuğun yerdeki kişilerden ve o çevresel donatıdan uzak kalmak hep ruhunun orada, bedeninin ise yaşadığın bu yeni yerde olması demek...İşte bu süreçlerin ışığında ve ancak “tatil cumaları”nda olmak üzere, düşünmüşümdür daima; Burak, 15 yaşında idi ben yola çıkarken, Girne 25, annem 49, babam 51; Öykü ise bir aşkta gizliydi, yeşermesi için henüz – 5 idi...

İşte şimdi bakınca Adacığın bu bir yaş haline bir yandan da aklıma Burak geldi, benim için ağlamanın en kolay yöntemi...Son yıllarda yoğun olmak üzere çok sık şekilde Burakı rüyalarımda, hep o ilk bıraktığım hali ile gördüm durdum, hani yokedemediğimiz rüyalarımız vardır ya; benim de özellikle yetişmeyeceğine inandığım projeler, okulumun hala bitmediği, beynimde hızlanan matematiksel terimler (ve devamında yaşam hızlanırdı, müzik korku filmi gibi tempo tutardı), koskocaman oturduğumuz eve çatıdan hırsız girmesi, yüksek yerlerden aşağıya uçmalar; hatta kalkışlar tekrar rahatça yere inişler ve o bahsettiğim Burak ın bıraktığım halleri, 15 yaş durumları, çocukluk-ergenlik geçiş vakitleri...

Ve hala Adanın bir yaş fotosuna bu sayfada öylece bakınca bu halinin rüyalarıma bile girmediğini düşündüm, hem nasıl girsin ki hiç görmeden; ama O bana farklı olan bir resim gibi, ayrı biri gibi yansıyor; oysa yanındakilere asla öyle değil, onlar için bir ara dönem geçiş ayları, yılları, birinci yaş halleri anlamını taşımakta ve o birinci yaş durumu ile içli dışlı geçen anları, anıları onlara anlatmakta...

...Öykü yeryüzüne çıktı, yani 2005, 1 Şubat; yanında yoktum, 2005 ve 2006 yılı boyunca da Ona kendimi gösteremedim, önünde duramadım...Ta ki Aralık 2006 sonuna kadar...

Bu nedenlerin toplamıdır ki Öykü Adanın bu bir yaşındaki hali bana başka şeyler anlatıyor; Onun iç kıvrımlarının tekilliğindeki, dış dünyasızlığında, henüz haberi olmadığı eksiklerinin gözleriyle dışa vurumunu; Onun ifade edemediği varlıkların Onu her yönüyle çevrelemediğinin farkındasızlığının bilincini ve o dimağın fırtınalar içindeki dingin huzursuzluğunu bugüne netleştiren bir resim kıvamında, bir ani-döküm işciliği gibi bir insanüstü obje billurluğunda, yok sayıp da yukarıdan izler mantığında...Adeta en karman en çorman bir o kadarda dupduru su tablosundan yansımalarda...

Üst Ada (bir yaş hali) bir değişik; saçlar, ifade, yanaklar, o kafa ki sanki bütünüyle bir vücut ona montelenmiş, alt bedenden ayrı bir baş gibi...Onu anlatmaya neler kafi ki, içimden bir çırpıda çıkıverir mi...Alt Ada (4 yaş hali) bildik Öykü, ben onu algılıyabiliyorum; O da çok hızlı gelişiyor, aslında Onun da dönem atlamalarını, farklarını kaçırıyorum, ama Onu tanıyorum işte, ancak Üst Ada yı tanıyamıyorum, olmuyor; çok otantik bambaşka bir varlık gibi...”Geçmişe süzülmüş bir melek” edasında; “inmişde yeryüzüne, feyz verir durur çevresel döngülere” sedasında...

Öykünün en bilebildiğim hallerini sıralamaya çalışıyorum kendime; çok muhteşem kapılar açılmıyor önümde; bakıyorum, sık olmayan eksik, az duygular var; ilk oyuncakçı dükkanındaki halleri geliyor aklıma; sonra parkları sevmesi, resim yapmaya çalışması, evin içinde uzanıp bana pozlar vermesi, dolayısıyla bendeki fotoğraf ve videoları, apartmanın bahçesinde koşuşturması...Hepsi de bir kerelik anılar ama sanki hep bunları yapar gibi geliyor bana...Ama O hiçbirşey bilmiyor, ben O olmadığı için doğan eksiklerimi kapatabiliyorum, unutarak, üstünü örterek, işlerin hep canlı, ölmez hücrelerinin üretimine koyularak...Ya O nasıl unutur ki hatırlamadığı şeyleri, bilemediği tatları, arşınlamadığı yolları...İnsan yaşayamadığı olguları nasıl anımsar ki, olmayanın izi nedir, nasıl tarif olunabilir ki?

...Bir dolu serüven, bir o kadar boş kutu, valizler ve bir yığın yola çıkış...Neresindeyim ben diye o Adacık nasıl bir düşsel anlatı geliştirir ki...O bin dolu zekasına, aklına rağmen buna nasıl erişir ki?

Ada adına ne eksik varsa; bir kağıda, bir yansıyışa hernasıl dökülebilecekse ve sonra adı; elle tutulamayan yırtık konacaka; tüm bunlar koskoca bir boşluğun betimsiz aynası gibi yansıyacak, yansıtılacak...Onun yüzüne, gözlerinin bebek cidarlarına, kadim birikimlerine ki bunlar aşkla, bakışla, onu besleyen ilk iki varlık yoluyla vücuda gelmekte, sağılmış bir sütün ilk kıvamında; en duru en dingin anıyla çok şey anlatmakta; çok şey öğretmekte, çok yeni bildirimleri vücuda getirmekte, “pat” diye ruhumun kalbine kalbine çarpmakta...

Öyküsel yaş sayılarının ne manaya geldiğini herkes bilir, herkes farklı görür; oysa kalan her izde Onun ne aldığı en mühimdir, en derindir. Dünya acıya doğru büyür; bilinen her son, beklenen her başlangıç bizler üzerinden sonsuz bir yolmuşcasına kurulur, doğrusallaşır; önce eldeki adeta hayaldir; sonra izler belirginleşir; sisler iner yüzler görünür; ruh açığa çıkar; ve biliyorum ki çölü bilmeyen insanlar sonsuzluğun tabirini ancak anne olarak yapabilir, belki her adam çölü görmeli; her erkek yüreği bunu bilmeli ama anneler zaten bunu tadar...Ben Girneyi içsel tepi yöntemi ile öyle kanıksayıp o denli anlıyorum ki o mükemmel, tavizsiz, ruhsal yöntemlerini; beslediği ve Adasına yönlendirdiği ırmaklarını, katıksız serin şarkılarını, inanılmaz bağlarını feci takdir ediyorum; içimi içime çok döktüm de buradan da ilan ediyorum, senin gibi bir yönlendirici, yönetici, mantık dökücü; her alanda, herdaim çok başarılı olur, annelikte olduğu gibi...Tüm bu kavramların içinde sen Adanda oturmayı yeğledikçe Öykün büyüdü; -5 de bıraktığım öz +5 in içerilerine girizgah etti...

Hep hatırlarım biz seninle birlikte çok az yollara düştük, nadiren birlikte olabildik; ama yine ilk anımsadığım anlardır ki Habip, sen ve ben Üsküdar da çizimler yaparken Cem Karaca dinlerdik; bir odada hepimiz mutlu mutlu serilirdik; proje sabahlarının bir kokusu, bir dokusu vardı. Yetişmesi gereken herbirşeyin olduğu gibi...Senin Öykünün de yetişmesi gerekti hep ve o koku işte benim alamadığım; hele o bir yaşındaki haline bakınca, hiç tahmin bile edemediğim o harikulade esansüstü koku...Ve bilakis o hissizlik, O resmi yokeden, bilinçleri silen...Şimdi o sayfaya gözlerimi çevirdikçe; bağdaşamadığım, bağlanamadığım, yaşam hattı dışı kaldığım tablo beni karşılamakta...Oysa 4 yaş hali bana Onu anlatıyor, Onu bensel yapıyor....

Ve nihayetinde tüm bu birikenler; o bir yaş halini, ilk hallerini anlamaya, beni son defa ve bu defa ters isitikamete dönülmez bir yola çıkarıyor...

09/02/2009 – 09:59