Thursday, January 31, 2013

Alternatif ya da Fake Doğum Günüm :)



Temmuz ayının 26'sında, güneşin en parlak döneminde doğmuşum ben. Anne ve babamın üç, neredeyse dört mevsim, adam boyu kar yağan memleketine inat, yaz çocuğuyum ben ama kış da bana çok yakın gelir, ne de olsa genlerde var işte. Bütün doğum günlerim, yaz tatilinin tam ortalarında, yazlık bir mekanda, etraftan ya da bakkaldan alınan kıytırık bir kek ve bir tek mum eşliğinde  kutlanırdı. Ne bir arkadaş olurdu, ne bir hediye :) Çocukken hayıflanır dururdum, neden bir nisan, bir mart ayında doğmadım diye, aralık bile olabilirdi ya neyse. Annemin başının etini o kadar çok yedim ki, artık benden ya bıktı, ya da acıdı. Ve tam da Burak'a üstelik de 7 aylık hamile olduğu ve benim de 5. sınıfa gittiğim mayıs ayında, alternatif ya da fake kutlamayı kabul etti.

Yalnız dedi ki:

"Kızım durumum ortada, fazla koşturamam, 4-5 arkadaş çağır, ben de o gün toplantıdaki öğretmen arkadaşlarımı alır gelirim. Zaten mahalledeki bir kaç arkadaşımız da var, yeter işte".

Bunları dedi demesine de, ben duymamıştım, tatlı bir zafer sarhoşluğu içinde, planlarımı yapmaya başlamıştım çoktan. Sanki annem bunları dememiş gibi, sanki 7 aylık hamile değilmiş gibi, sanki mayıs ayında doğmuşum da büyük kutlamalar çok da gerekliymiş gibi, ilk iş sınıfın tahtasına büyük harflerle doğum günümün olacağını ve herkesin davetli olduğunu yazdım. Bu bana yeter mi hiç? Yetmedi, gittim kardeşim Emre'nin sınıfının tahtasına da yazdım, yok yine kesmedi, annemin sınıfına da haber vermeliyim, darılmasınlar sonra diye düşündüm, onu da yaptım. Sonra sevinçten ya da şuursuzluktan önüme gelen, rastladığım herkese söyledim, zaten okulda beni tanımayan yoktu. Bir nebze olsun rahatladıktan sonra, eve gidip kostümlerimi giydim, ardından bir sokak aşağıdaki annemin de arkadaşı olan kuaföre gittim, e  gün çok önemliydi, saçlarımı yaptırmalıydım. Gizli örgü mü, sepet mi denilen bir örme şeklinden yaptırmaya başladım saçlarıma. Kuaför Naime teyze hediye yaptı bana saçımı, pul da döktü, sanırsın çok önemli bir davetin şeref konuğuyum.

Bu arada mahallemiz, hani şimdiki dizilerdeki mahalle kültürünü bizzat yaşayan ve yaşatan bir yerdi. Evdeki tüm kutlama yiyeceklerini komşularımız hazırlamıştı mesela, kimin ihtiyacı olsa koşan çok tatlı insanlardı. Annem de hamile ve çalışan bir kadın olunca, börekler, çörekler el birliğiyle yapılmıştı.

Ben kuaförde, annem toplantıda, bebek annemin karnında :), Emre şaşkınlıktan oturacak yer aramakta, misafirler ya da tabiri caizse bütün okul eve doluşmakta ve komşularımız da harıl harıl börek ve çörekleri tabaklara taksim etme sancısında ve komşulardan biri pastanede. Zira annemin yaptırdığı iki katlı pasta yetmemişti, uzun baton denilen pastalardan almak üzere, Gül abla pastaneleri arşınlıyordu.

Girişin üstünde idi evimiz, ve apartmanın bizim eve çıkan merdivenleri silme ayakkabı doluydu, annem eve gelip de o ayakkabı yığınını görünce, erken doğum yapmadığına şükrediyorum şimdi :). Tıpkı merdivenler gibi evde de adım atacak yer kalmamıştı. Oksijen tükenme sınırlarında, çocuklar yerlerde oturuyor, komşular, çocukların üstünden birdirbir oynar gibi atlayarak servis yapmaya çalışıyor, annemin öğretmen arkadaşları oturacak yer bulmaya çalışıyor yani görüntü evlere şenlik. Bir de fotoğrafcı çağırmış canım annem eve, ölümsüzleştirmek için bu önemli kutlamayı, adamcağız, arkama gelen güruhu çekiyor, yenisi geliyor, o bitiyor, bir başka grup, bitmiyor, adam terliyor, ben kutlama bu mu diye içten içe hayıflanıyorum, derken uzuuun fotoğraf çekiminin ardından, neredeyse gün bitiyor, fotoğrafcıya ikram edilen pastayı ayakta yiyor, bırakın oturacak bir sandalyeyi, nefes almakta zorlanıyordu herkes :).

Sonra ne mi oldu, tahmin olunduğu üzre, annem bana bir daha kutlama filan yapmadı. Hem artık sabıkalıydım bir kere, hem de zaten yeni bir bebek eve geldi. Yetmezmiş gibi yeni kardeşim ile de doğumgünlerimiz çakışınca, yine araya kaynadım ben :P.

Bir de bunların üstüne, şaka gibi, çok istiyormuşum gibi, büyük kızım şubat tatilinde, küçük kızım temmuz ayının ortasında doğarak aynı kaderi paylaşmamıza vesile oldular. Yarın Ada'nın doğum günü, onu düşününce aklıma kendi doğum günüm geldi :). Yo hayır, annemin düştüğü tongaya ben düşer miyim? :)


Tuesday, January 29, 2013

Hayat Bazen...


Belli ki hayat bazen sınar insanı ve bu sınavda ne soru sayısı bellidir, ne de konuların ismi, şık bile yoktur hatta, neyi seçeceğini dahi bilemediğin, karanlığa koştuğun, ya da bir bilen olsa da sorsam dediğin olur,

Bazen 'gece'dir hep hayat, gün bir daha hiç doğmaz, güneş omuzlarını bir daha hiç ısıtmaz sanırsın,

Bazen, tokatlar yüzüne yüzüne patlar insanın, böyle hiç beklemediğin anlarda ve hiç beklemediğin kişilerden,

Bazen, duvara toslarsın, yüzünün dağıldığına mı yanacaksın, yoksa duvarı nasıl aşacağını mı düşüneceksin şaşırır kalırsın,

Birden, hep yanında sandığın ve kaybetmeyi asla göze alamayacağın birini, tam da karşında bulursun, ilk önce O'nun delici bakışları ile karşılaşır, O'nun tepkilerine şaşırırsın en çok,

Sonra hayat bir gün oturtur seni avuçlarının içine, taaa kaldırır göklere, bulutlara değer başın, tam manzaranın keyfini çıkaracakken, pat bırakır yere aniden, kafaüstü çakılırsın,

O zamanlar, saçlarından yakalayıp hayatın, sürüklemek istersin de, üstü başı paralansın, ama asla yapamazsın, her yeni gün yeni bir kurbanın peşinde, açmıştır o hiç doymayan ağzını, gitmiştir başka diyarlara,

Yürürsün bazen, bazen de koşarsın, sonra, düşersin, düştüğüne mi yanacaksın, düşmeden önce yavaşlamadığına mı, yoksa neden hep engebeli yollar beni bulur diye mi hayıflanacaksın diye düşünürsün,

Hayatından birer birer gelenler-gidenler olur, facebook ya da twitter' daki gibi kolayca ekleyip çıkaramazsın isimleri, için dolar, kanar hücrelerin, içinden bilmediğin bir yerden bir şeyler kopar,

Bazen bitmez ama boyut değiştirir ilişkiler, bazen biter ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz bir daha.

Kanatlandığın da olur evet, mutluluktan bayıldığın da, ama bir kere değişmiştir bir şeyler, eksilmiştir işte.

Su  akmaya devam eder de, ya rengi değişir, ya yönü. Ya değişmeyi göze alırsın, ya değişikliklere göz yumarsın. Ya kapatırsın herşeye gözlerini, görmemek rahatlatır seni, ya da dik dik bakarsın hayatın tam ortasına, o kendine çeki-düzen vermek zorunda kalır.

Seçimlerden ibarettir çoğu kez hayat ve sınar insanı her yeni günde, bazen sınıfta kalırsın, kurtarma yazılısı olsun diye dil dökersin, bazen de bir şans daha verir yeniden hem de kendiliğinden, eğer farkedebilirsen...

Sunday, January 27, 2013

Unut Gitsin...

Unut gitsin...

Lorin içeriden mutfaktaki annesine (yani bana) bağırır,
-Anneeeee gelir misin? Bir şey göstereceğim.
Ben:
-Olmaz Lorin'cim, yemek yapıyorum, bitince gelsem?
Lorin'den cevap:
-Tamam anne, unut gitsin!



Ah bu rutinler...

Lorin: Ben dişimi fırçalamak istemiyorum.
Babası: Neden? Uzun mu sürüyor?
Lorin: Uzun sürmüyor da, hep aynı şeyleri yapıyoruz, sıkıldım!



Ona söyleme...

Babası Lorin'e selpak mendillerinin nerede olduğunu sorar. (Lorin ve Ada selpak mendil ve ıslak mendilleri çok severler)
Lorin: Ada görmesin diye balkona koydum baba.
Babası: Tam 10 tane selpak var Lorin'cim, Ada ile paylaşabilirsin.
Lorin:Ben hepsini istiyorum ama.
Babası: Tamam o zaman Ada'ya bu selpakları senin istediğini söyleriz, ben ona yarın ayrıca alırım.
Lorin: Tamam ama benim söylediğimi ona söyleme, üzülür.

Friday, January 25, 2013

KARNE

Ben...

Çocukken mahallenin bakkalı beni her daim kızdırırdı.

"Ne de olsa öğretmen çocuğusun, annenle aynı okuldasınız, sana torpil yapıyorlar. İnanmıyorum ben senin karnene" diyordu. Çocukları sevme şekli olan "kızdırma" yöntemini hiç sevemedim ama ben de çoktan oltaya takılmıştım bir kere. Ne desem ikna olmuyordu, ne desem "torpillisin" diyordu. Bazen gözlerim dolana kadar sürdürüyordu işi. Ben daha çok hırslandıkça, o zevkten dörtköşe oluyordu. Ortaokula geçtim, karne günü gelip çattı, karnemi bir kolumun altına aldım, diğer koluma da sığdırabildiğim kadar ders kitabı, dikildim bakkalın karşısına, dedim ki:

"Artık ortaokula geçtim, okulda ne annem var ne de babam, bu karnem, bu takdir belgem, bu da ders kitapları, istediğin soruyu sorabilirsin, görelim bakalım, torpil varmıymış, yokmuymuş?"

Yıllardır içime oturan lafları, beni inciten sözleri, farkında olmadan beni nasıl da etkilediğini o an gözlerimdeki başkaldıran, hesap soran tavrı da görünce, üzüldü, şaşırdı adamcağız. Ağız dolusu güldü, o zamanlar açık satılan gofretlerden ikram etti, barıştık. Bir daha asla bana " torpilli " demedi, diyemedi ve bana karşı hep saygılı davrandı.

Karne günleri hep büyük heyecan ve mutluluk duyardım, tatil olacaktı, öğretmen olan annem ve babamla evde zaman geçirebilecektim ve amcam, büyükbabam harçlık verecekti :). Giderek, büyüdükçe, karne değil, sınavlar önemli olmaya başladı hayatımda.

Sonra kızım almaya başlayınca, takrar gündeme geldi karne. Anneme sorsan ilkokul karneleri, 3. sınıfa kadar hafif  'fasulye'den karne oluyordu ya neyse.

Derken bir gün, Ada 1. sınıfta iken, çocuklardan anne ve babalarına karne vermelerini istemesin mi öğretmenleri. Ve onlara bir takım soruların olduğu "veli karneleri" dağıtarak, ( annen seninle yeterince ilgilenir, annen sana ve kardeşine eşit davranır, annen fikirlerini önemser, vs. ve aynı sorular baba için de var) bu sorulara 5 üzerinden puan vermelerini istiyor.

Ben hayatımda hiç bir karneye bu kadar endişe içinde baktığımı hatırlamıyorum. Ne yazılı notum belli, ne sözlü, tamamen kızımın iki dudağı ve yüreği arasından çıkacak sonuçlara göre puanlandırılacaktım. Anneliğim masaya yatırılmıştı. İçimi titremeler aldı, sınıfta bakamadım, eve kendimi zor attım. Korktuğum kadar olmadı ama o arada yaşadıklarım bana yetti doğrusu...

O günden sonra, karşımdakilerin karne verecek olsalar ne yapacaklarını düşünerek davranmaya çalışsam da, zaman zaman sınıfta kaldığım da oluyor şüphesiz. Kendimi temize çekmeye başlayarak, yaşamın yeni dönemine zayıfsız, kırıksız geçmeye çalışıyorum. Ani sözlülere, habersiz quizlere hazırlıksız yakalandığım da oluyor. Herkese öncelikle kendilerine karne vererek işe başlamalarını tavsiye ederim.

Ve bugün...
Ada, öğretmeni ve karnesi.

Sabah karne heyecanı ile uyandık. Okula kendimizi zor attık. Ada öğretmeninden karnesini alırken, Lorin akıllı tahtada sanatsal çalışmalara imza atıyordu. Karne aldıktan sonra, bir karne sonrası klasiği olarak çocukları alıp, Ada'nın sınıf arkadaşı Öykü ve kardeşi Defne ile beraber, çocuk oyun alanı olan bir cafeye gittik. 



Minikler sakin sakin oynarken, ablalar da topları top havuzunun üzerine koyarak, alttan vurup, yağmur gibi yağmasını sağladıkları bir garip oyun oynuyordu. Herkes mutluydu. Mekan sahipleri hariç. Ortalık fazlasıyla dağılmıştı çünkü. 


Sonra çocukların oyunu bitti. Bir de baktık ki, hummalı bir şekilde etrafı topluyorlar, çok sevindik. Mekan da çalışan abi ve ablalar, o kadar çok mutlu oldular ki, yöneticilerine söylediler. Yönetici olan amca gelip, etrafın pırıl pırıl olduğunu görünce, çocukların herbirine birer torba çikolata verdi. Böylece çocuklar için hem oyun ve hem de çikolata harika bir karne hediyesi oldu. Neşe içinde evin yolunu tuttuk...



Ada'nın anaokulunda ilk karnesi için tık tık...

Thursday, January 24, 2013

Felsefe-Diyalog-Çocuk


Socrates, yazmanın zihni tembelleştirdiğini düşündüğü için hayatı boyunca hiçbir şey yazmamıştır. Felsefeyi diyaloglarla yapmıştır. Socrates’in günümüze ulaşan bütün diyaloglarını öğrencisi Platon yazmıştır.
Çocuklar da Socrates’in yöntemini kullanırlar. Çocuklar diyaloglarla, varlık problemiyle uğraşan gerçek filozoflardır. Çocuklar da Socrates’in sorduğu soruları sorarlar ve bitip tükenmek bilmeyen diyaloglarla felsefe yaparlar.
Çocuklar için de Socrates gibi düşünmek ayrı bir eylem değildir. Bir durup da düşünmez onlar. Düşünmek için hayatı dondurmazlar. Hayatı durdurmadan, hayatla birlikte düşünür, hayatı düşündürür, düşünce hayat bulur onlarda.
Bu çocuğun pozitivist bir alana sıkıştırılmadığı bir dönemdir. Çocuk fiziğe sıkışmayarak metafiziği ile birlikte vardır. Çocuk, sizin yapılandırdığınız, kavramsallaştırdığınız, bir kalıba soktuğunuz yapılarınızı havalandırır.

İşte Ada’dan Socratik diyaloglar…
Ada anaokuluna başladığında her gün okuldan almaya gidiyoruz. Bir süre sonra onu her gün bizim almamız dikkatini çeker, zira bütün çocukları her gün aynı insanlar almakta, aynı eve gitmektedirler. Bir gün Ada’yı okuldan aldığımda yolda aramızda şöyle bir diyalog geçer;
Ada: Baba neden bizi bize vermişler?
Ben: Nasıl yani?
Ada: Her gün okuldan beni siz alıyorsunuz, neden bizi bize vermişler?
Ben: Birbirimizi çok sevdiğimiz için Ada.
Ada: Onlar bizim birbirimizi bu kadar çok sevdiğimizi nereden biliyor?
Ben: Bilmem….

Bilginin arkeologlarıdır çocuklar, sonuna kadar sorarlar;
Lorin doğduğunda Ada’ya bir mor bisiklet getirir. Ada bunu duyduğunda sevinç çığlıkları atar diye beklerken aramızda şöyle bir diyalog geçer;
Ben: Ada bak, Lorin sana bu mor bisikleti getirdi.
Ada: Lorin benim mor rengi sevdiğimi nereden biliyordu?
Ben: Lorin annenin karnındayken konuşmalarımızı dinleyebiliyordu ordan biliyordu herhalde.
Ada: İyi de bu rengin mor renk olduğunu nereden biliyordu???
Ben: Onu ben de anlamadım, büyüyünce ona sorarız…

Tuesday, January 22, 2013

Doğumgünü, Hastalık ve ANNE...

İşte çocuk cıvıltısı :)
Tatlı Eylül'ün doğumgünüydü Cuma günü. Lorin ve Ada'nın çocukluk arkadaşları. Yani Eylül'ün ablası Nehir de Ada'nın arkadaşı. Çok renkli bir doğum günü oldu. Çocuk cıvıltısına, miyavlamalar eklendi. Herkes birbirinin boynuna tasma misali ip bağlayıp evin içinde dolaşmalar, koluna beyaz peçeteyi dolayıp garsonluk yapan ve hayali çay, kek servisi yapanlar, saçları şekilden şekile sokarak kuaförcülük oynayanlar ve orada burada, arada derede kitap okuyanlar bile vardı. Söz konusu çocuk olunca renk yelpazesi genişledikçe genişliyor, neşe bulaşıcı oldukça içiniz coşup taşıyor pek tabi.

Eylül, Lorin ve Ada.

Evden çıkarken Lorin kendini iyi hissetmiyordu, gitmesek mi acaba diye sordum, "o tadar (kadar) da tötü (kötü) değilim anne" dedi. Ada hanımı okuldan alıp doğruca arkadaşımızın evinin yolunu tuttuk. Orada da evin sıcak atmosferinden mi, Eylül ve Nehir'in oyun oynamaya dünden hazır olmalarından mı, ortamın sihirinden mi, çocukların birbirlerini tanımasalar bile hesapsızca hemen oyuna girişmelerinden mi, hamarat arkadaşım Serpil'in yaptığı leziz tatlardan mı, her neden ise, Lorin ve Ada için çok keyifli bir gün olduğuna şüphe yok :).

İdil, Nehir ve Ada.
Eve dönünce acısı çıktı, gece uyumayan, ateşlenen, sayıklayan Lorin ile soluğu hastanede aldık. Ardından ver elini antibiyotikler, şuruplar, ıhlamurlar, C vitaminleri... Ardından Ada hastalandı. Tamam buraya kadar herşey normal, çocuk bu hastalanacak, ama bundan sonrası daha da kötüydü. Zira evin annesi hasta olunca herşey donuyor sanki, büyü bozuluyor, tadı kaçıyor ortamın. herşey bir anlamsız geliyor insana ve kaç yaşında olursan ol, istersen kazık kadar ol, istersen anne ol, kimseyi değil, anneni istiyorsun yanında, başucunda. Sana çorba yapsın, ateşine baksın, "canım neren ağrıyor?" desin. Ve annen kaç yaşında olursan ol, koşup geliyor işte. Koştu geldi bana, bize. Hasta oldukça küçülür, çocuklaşırsın. Annem, ben ya da kardeşlerim çocukken ne zaman hasta olsak, "hastalığınız bana gelsin" derdi, ben de içimden hasta olduğumda ki ilgiden pek memnun ve annemin hasta olduğu anlarda evdeki o ölgün ışıltıdan, donuk ve cansız ortamdan hiç hoşlanmadığımdan "asla!" der, anneme sokuldukça sokulur, nazlandıkça nazlanırdım. Annem sıcacık kollarıyla beni sarsın, hep yanımda kalsın, elleri alnıma değsin, "canımın içi" desin. Anne olunca, anneliğin değeri artıyor demeyeyim de, içi daha bir doluyor sanki. Herkesin annesi güzel yıllarına tanıklık edebilsin ve çok anılar biriktirebilsin dilerim...

Son söz, BİR TEK ANNEM OLSUN BANA BİŞEY OLMAZ!



Thursday, January 17, 2013

Ortanca Kardeşten Filozofik İnciler

Ne çocukken kurduğu minyatür lego şehirleri, ne çaydemlik kapağı koleksiyonu ve ne de her gittiği evden topladığı çay kaşığı merakı değildi onu enteresan kılan. Hep kendinden büyük laflar ederdi, bunu büyük ustalık ve olanca doğallığıyla yapardı.

O, satranç ve tavlada daima yendiğim, ladeste hep yenildiğim, öğlen uykularında annem odadan çıkar çıkmaz fısıltıyla “en ilginç masalı kim uyduracak” oyununu oynadığım, birbirimize baktığımız anda çarpışan gözbebeklerimizle havada oluşan -sadece bizim gördüğümüz- ışın demeti ve sonrasında hemen eyleme geçişimiz, yıllar sonra üçüncü kardeşim olduğunda hep birlikte tiyatro ve sinemaları paylaştığım, aramızda bir buçuk yaş olduğundan, karşı cins olmamıza rağmen ikiz gibi büyüdüğüm, en önemli anlarda gülme krizlerine kapıldığım, her boğuşma öncesi “ısırma, saç çekme, gıdıklama, çimdikleme yok” diye başlayan nakarattan sonra “eee hiç bişe kalmadı diye” deli gibi kahkahalar atttığım, kişisel tarihimin en renkli-ve en önemli- zaman dilimini paylaştığım bir filozoftu.

En “Küçük Emrah” tavrımı takınıp, boynumu bükerek, cama yapışıp simit istediğim gün “simit alınca sadece sen, ama aynı parayla ekmek alırsak hepimiz doyarız” dediği gün O’nun benim isteklerime ket vurmak için tüm çocukların yüz karası olarak dünyaya gönderildiğini düşünüp, He-man’ın gelip gölgelerin gücü adına kendisine kılıcını çekmesini istemiştim ya da annem, ben ve simitçi voltranı oluşturabilir, kendisini ışın kılıcımızla tehdit edebilirdik.

Evdeki bir misafirin çocuğu yüzünden (ki hep böyle olur) annemin sinirini kontrol edemeyip, O'na vurmak üzere elini kaldırma gafletinde bulunduğunda “ikimiz de insanız, ancak anlatırsan anlayabilirim, aksi halde doğru ne bilmeden korkacak ve sadece dövülmüş olacağım” dediğinde annem O'na hıçkırarak sarılıp, özür dilemişti. Bir kriz anını ustaca yöneten benim küçük kardeşimdi, olayı tamamen lehine çevirmiş ve hepimize önemli bir 'hayat' dersi vermişti, bu benim hayat boyu hafızamdan silinmeyen bir kareydi. Sadece en kötü yanı, ondan önce “önden büyükler” olarak ilk dayağı benim yemiş olmamdı ve benim aklıma gelen en parlak fikir ise “keşke montumu giyseydim, canım daha az acırdı” olmuştu. Olayın sonrasında “ben anlatınca oğlum anlar” diye annemle kardeşim (O'nun sayesinde de benim) arasında süper bir köprü kuruldu.

Çalışan bir annenin çocukları olduğumuzdan her işi beraber yapmaya alışmıştık. Yemek beraber, sofra kurmak beraber, ödevler beraber, camı kırmak beraber :). Salon kapısının camını kırdığımızda ki o zamanlar tabiri caizse “kazık” kadardık. “Ablam evi süpürmek için elektrikli süpürgeyi açtı, ben geçerken yanından fişe takıldım, tam düşerken ablam beni tuttu ve o anda elindeki süpürge borusunu hızla bırakmak zorunda kalmak suretiyle cam kırıldı” yalanında ona hayran olmuştum, yalanı ustaca olmasa da ne için yapmış olması önemliydi. Çünkü benim kardeşim hayatındaki ilk yalanını beni kurtarmak için söylemişti, zira kabahatin çoğu benimdi. Bir de ortamı yumuşatmak için ekledi: “istersen anne, cama çarpma hızını da hesaplayayım.” Daha sonraları, evden her istediğim saat çıkabilmek için, beraber çıkmamızı kendisi önermişti. O'na hayranlıkla karışık sevgim, tam da bu yıllarda perçinleşmişti. Geçmişimde ne önemli bir yeri olduğunu da büyükler kervanına katıldığımda anladım.

Her evde yaşanan sorunların olduğu bir dönem, annem biraz kafasını dinlemek ve düsünmek için zamana ihtiyacı olduğunu bizimle paylastığı gün, “gidersen kalbimi ikiye böleceksin, biri seninle gelecek ve diğeri burada kalacak, bunu yapma” dediğinde akşam ailece hep birlikte sorunlarımızı konuşmuştuk, herşey inanılmaz güzel bir şekilde hallolmuştu. Şimdilerde oldukça popüler olan “aile mahkemesi” ni biz bilmeden kurmuştuk küçük filozofumuzun sayesinde. Sorunların giderek değil kalarak hallolacağı, 'iletişimin önemi' konulu hayat dersini de yine bu ufaklık sayesinde almıştık.

Ufaklık büyüdü, şimdilerde kendisi (lego yerine) gerçek şehirler kurmak üzere kilometrelerce uzak bir ülkede yaşamaktadır. O bilmiyor ama kalbimin yarısını beraberinde götürdü....



Wednesday, January 16, 2013

Kızkardeşim ve En İyi Çocukluk Arkadaşım

Ada’nın bebekliği tüm ailemiz için bir staj gibiydi. Şimdiyse Lorin’de bir anlamda ustalık dönemimizdeyiz. Kuzucuk yani Ada da nasipleniyor tabi ki bundan :)

Kuzucuk, kızkardeşim gibi. Bana da benziyor zaten. Bir çok anlamda. Hatta masamda resmini gören iş arkadaşlarımı kızım olduğuna bile inandırmışlığım vardır :) Nonin, yani Lorin, de kesinlikle en iyi çocukluk arkadaşım! :)

Ada’ya İngilizce dersinde yardım ederken, Lorin’le de Leyla ile Mecnun’la yarışacak absürdlüklere imza atıp komik oyunlar oynuyoruz. Ama ben mi onu eğlendiriyorum, o mu beni, belli değil! Bazen Ada da katılıyor bize (Deneylerinden vakit buldukça:) İkisinin karakteri bariz şekilde farklı. Ama çok iyi bir abla-kardeş oldular. Hem de en başından beri.

Son zamanlarda birlikte geçirdiğimiz vakitler arttı. Zaman zaman yorgun düşsem de onlar benim her şeyim. Tatlı yorgunluklar bunlar. Onlarla kurduğum bağı, onlara olan sevgimi düşündükçe, kendi çocuklarımı nasıl seveceğimi hayal bile edemiyorum.

Eskiden EkşiSözlük’ten “çocuklarla girilen komik diyaloglar”ı okurken yazılanları abartı zannederdim. Meğerse değilmiş :) İşte bizimkilerle girdiğim komik diyaloglardan bir kuple!


2013.01.13
Ada, Facebook’tan görüntülü konuşmayı keşfetmiştir. Nasıl yapılacağını tarif etmek için anneannesiyle telefonda konuşmaktadır. Sonra anneannesi Ada’nın beni istediğini söyler. Telefonu alır almaz Ada şöyle der: “Burak, telefona seni istedim çünkü anneanneme anlatsam şimdi anlamayacak. Ama sen anlarsın. Bilgisayar mühendisisin sen.” :D

2013.01.10
Ben odamda bilgisayar başında çalışırken Lorin gelir; “işim var” der ve bir çırpıda kucağıma atlar. Mouse ve klavyeyi kendine çeker. Yazı yazabileceği bir editör açar ve “yazı yazılır”:
B: Ne yazıyorsun Nonincim?
L: Senin beni sevdiğini yazıyorum. Benim de seni çot (çok) sevdiğimi!

2013.01.10
Lorin, içinde bin tane küçük “şeyin” bulunduğu, evden getirdiği küçük çantayı dayısına yani bana göstermektedir.
L: Bat (bak), evden neler getirdim Burat (Burak)!
B: Şu mor şey nedir Lorincim?
L: Uzun hitaye (hikaye). Sonra anlatırım!

2012.12.31
Bütün akşam evde koşturarak Lorin’le oynamaktan bitap düşmüş dayısı ufaklıktan izin almaya çalışmaktadır:
B: Şimdi, başka çocukların diyarına gidip biraz da onları eğlendireyim, tamam mı?!
L: Hayır gitmeeee! Nonin’in diyarında taaaal (kaaal:) !
(Tabi ki Nonin’in diyarında taldım:)

Tuesday, January 15, 2013

Mor Gözlük...


Önce ilk kez "anne" oldum, ansızın, pat diye, damdan düştü sandım annelik.
Sonra bir güç geldi, el yordamıyla, deneme-yanılma ile, kitaplarla, internetle ama en çok da bebeğimin yönlendirmesi ve verdiği ipuçları ile hayatımı yeniden düzenledim.

Klavuzumdu bebeğim, fısıldadı kulağıma adeta neler yapmalıyımı, giderek aramızda özel- gizli bir dil oluştu; ağladı, neye ağladığını şıp diye bildim ve hemen çözdüm. Bakışından, gülüşünden, mimiğinden anladım ne ister, ne yapmamı bekler, nasıl mutlu olur anladım.

Giderek hayatıma dair adımlarıma eşlik etmeye başladı, yol gösterdi adeta bana. Kararlarımı alırken, sapacağım yolları belirlerken, dönemeçlerin tam en başındayken, anladım ne yapmalıyım.

Bir gün mülakata gittim, yanımda nazarboncuğu bebeğimin, başka bir gün tezim için jurinin karşısına geçtim bebeğime seçtirdiğim bir minik oyuncak avucumun içindeydi. Yüreğinin sıcağı zaten benliğimi kaplamıştı çoktan.

Bebeğim bana bir pembe gözlük taktı ki bir de, pardon mor hatta şöyle en morundan. Hayatım daha da eğlenceli oldu, mora boyandı kederlerim, eğlenceye dönüştü, eğlenceli bakışım katmerlendi, minik kahkahalar eşlik etti mutluluğuma, her hüznümde mor gözlüğümü takar oldum :)

Sonra bir kez daha anne oldum, bilerek isteyerek. Bu kez herşey daha kolaydı, bu kez herşey daha rahat. Bir eksiklik duygusunu yalayıp geçen bir tamamlanma haliydi bu, bir zenginleşme. Ama en güzeli büyük kızımın "ablalık" mutluluğuydu. Bebeğimizin gözlerine bakarken içinden coşup taşan sevgi ve kurduğu ikili hayallerdi. Bir çocuğa verilebilecek en güzel hediye bu olmalıydı.

Ben yine bebeğime kulak veriyorum, yine onun elinden tutuyorum, onun gösterdiği aydınlık yoldan yürüyorum. Tökezlediğimde gözlerinin taa içine bakarak güç alıyorum, şarj oluyorum adeta. Aksayan, yetişemediğim birşeyler olmuyor mu hayatta, oluyor elbette ama geçici olduğunu biliyorum, çok kıymetli bir iş yüklendiğimi biliyorum, "insan" yetiştirmenin önemini iliklerimde hissediyorum, önceliklerim hep bebeğim/bebeklerim oluyor ve ben bundan asla şikayet etmiyorum.

Arthur Schopenhauer der ki; “Çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp cennet.”

Teşekkür de, madalya da, herhangi bir karşılık da beklemiyorum ben aslında... Benim isteğim sadece çocuklarım yetişkin bir insan oldukları zaman, geriye dönüp baktıklarında, çocukluğunu güzel ve renkli hatırlasın, ışıltılı bir anılar silsilesi geçsin gözlerinden, bir sevinç dalgası yalasın yüreğini, kocaman gülümsesin ama kocaman. Desin ki, “ben mutlu bir çocukluk geçirdim ve çok eğlendim, annem bana gerçekten vakit ayırdı, doyasıya oynadı ve o günleri asla unutamam ” desin, benim için en değerli "karşılık" bu olur şüphesiz, sınıfı o zaman geçerim ben, o zaman...


Son laf Victor Hugo' dan gelsin:

"Kadınlar zayıftır, anneler güçlü"


***Resim, Ressam Gustav Klimt ' e ait "Mother and Child" isimli eseri

Monday, January 14, 2013

Hadi Beni Gıdıkla :)

Muayene

Ada hanım biraz hasta olduğu için bir doktor ziyaretimiz oldu, okula gitmeden önce. Oldukça anlayışlı, sakin, sevecen ve çocuklarla doğru iletişim kurabilen bir doktorumuz var. Aile hekimimiz üstelik. Lorin hanıma, her gittiğimizde balon, kalem, defter ya da herhangi bir hediye mutlaka veriyor. Aynı özeni Ada ablamıza da gösteriyor. Lorin muayene olmak istemezse nazıyla oynayıp, Lorin'in izin verdiği kadarıyla muayene edebilecek kadar harika bir doktor. Bugün Lorin'e hem boğaza bakarken kullandığı ışığı verdi, hem de Ada ablayı beraber muayene ettiler. Ben de hemen deklanşöre bastım :)






 Buluşma


Uzun zamandır görmediğimiz ve spontane bir şekilde gelişen, kısa süreli de olsa arkadaş ziyaretimiz oldu. Gökçe ve tatlı oğlu Temmuz ile görüştük, tadı damağımızda kaldı, hem çayın ve hem de sohbetin. Bir de evin kedisi Mır mır vardı ki, Lorin bayıldı.



Hadi Beni Gıdıkla :)

Bir de bu aralar, bilgisayardan Ada görüntülü konuşmalar yapmaya başladı. Lorin de bu durumla ilk kez karşılaştı ve heyecan ile karşısında duran dayısına, "Hadi Burak beni gıdıkla" diye bağırıp kaçmaya başladı :)

Sunday, January 13, 2013

Tavırlarına Dikkat Et!


Arabada okula giderken,

Ada:
"Annee, az önce şu giden arabadan bir adam yere sigara paketini attı."
Ben:
"Çok kızdım Ada, inanamıyorum böyle insanlara", dedim,
Ada:
"Annecim bence kızma, sonuçta bu senin işin değil mi? Onlar atmazsa sen nasıl temiz yapacaksın ki?" dedi. (bilmeyenler için, Çevre Mühendisiyim)


Lorin'i anneanneden aldığım bir gün,
Ben:
- Anneannende günün nasıl geçti Lorin?
Lorin:
- Beni çıldırttılar anne!
Ben:
- Neden, ne oldu ki?
Lorin:
- Ben düştüm, yanağım da duvara çarptı, canım acıdı, anneannem, büyükbabam ve Burak hepsi birden üstüme geldiler, beni çıldırttılar!
Ben (gözlerim hafif faltaşı konumunda):
- Ama düşmene üzülmüşlerdir kızım, diyecek oldum,
Lorin cevabı yapıştırdı sakince,
-Sorun düşmem değil anne, sorun onların abartmaları ve ben sakinleşmeden üstüme gelmeleri!!!
 (cümle, noktası virgülüne kadar aynen böyle ve ben dumur!)


Bir olay üzerine Lorin'i uyardım, bir daha yapmamasını sanırım biraz sertçe söyledim.  Bana döndü öyle bir ayar çekti ki, kendime gelmem biraz uzun sürdü:

Lorin:
"Çocuklara böyle davranmamalısın, tavırlarına dikkat et anne!"

(Not: Bu diyaloglarda söylenenler ve kişiler gerçektir. Gerek evin anne ve babası, gerek anneanne, büyükbaba ve iki eğlenceli dayısı tarafından olaylar, konuşmalar, cümle cümle not edilmektedir.)

Friday, January 11, 2013

Çocuk mu, Kariyer mi?


Benim iki kızım var, büyük kızım 8 yaşında, küçük ise 3.5 yaşında. Küçük kızım doğduğunda yazmıştım bu yazıyı, duygularım hala aynı, paylaşmak istedim. Büyük kızım doğduğunda kısa bir süre çalıştım (2 ay kadar) sonrasında master yaptım,  küçük kızım ile doktora yapmaya başladım. O günlerde soranlara "yüksek anne"yim derdim. Bu biraz ironikti aslında, hem oku donanım sahibi ol, üstüne bir de yüksek lisans yap, hem de otur çocuk bak evde.

Benim gibi idealist biri için zordu elbette. Aslında çalışan (öğretmen) bir annenin üç çocuğundan ilkiydim ve sanıyordum ki, çocuk büyütebilirim çalışırken. Ne de olsa annemden öyle görmüştüm. Ama tecrübe edince anladım ki, ilk üç yıl çocuğun annesine çok ihtiyacı var. Ancak ülkemiz gerçeklerini göz önüne alınca bu altı ay ile sınırlı olmakta. Çalıştığım dönem aşağıdaki yazıyı yazmıştım kızımın günlüğüne, o günlerde büyük kızım 2-3 aylıktı.

İşte çalışan bir anne olarak bir günün fotoğrafı:

Anneyim ben

"Annelik uzun ve zahmetli bir uğraş. Keyfine diyecek yok tabiki :)

Gün bizim için, kızımın küçük beşiğimsi yatağını üst kattan, yani yatak odamızdan aşağıya salona indirerek başlamakta.


Bahsettiğim gün, "ışıklarıyla camımızın aydınlanması durumu" yani benim için gün hiç bitmemiş oluyor, zira gecede en az beş en fazla sekiz kez emzirmek üzere kalkmaktayım. Gece yalnız emzirmekle kalmıyor, göğüste kalan süt sağılıyor, ardından alt temizliği ve son olarakta o cin gözlerle bakan çitlembiğin uyuma seramonisi. Dolayısıyla gün benim için hiç bitmeyen bir döngüden ibaret oluyor.

Sonra ver elini işyeri, öğleye kadar koşturmaca, yemek arası tabiki, önce süt sağmak üzere arşiv odasına gidiş, yine sarıkız iş başında :), ardından tekrar iş dünyası ile boğuşmaca, günde en az 4 kere evi arayış ve tekrar sarıkız durumları, ve saatler 5'i gösterirken, Sindrella misali eve ışınlanmak üzere trafiğe çıkış. Yorgun ve yoğun günün ardında gülücükleriyle çitlembiğim, pıtırcığım karşımda kollarımda, göğsümde, sütünü ilk elden emmekte, sıcak ve keyifle.

Çoktan unuttuklarım var, film izlemek, sinemaya gitmek, deliksiz ve kesintisiz uyumak, tek kişilik düşünmek, çayımı son amlasına kadar -sıcakken ama- içmek, yürüyüş yapmak, oradan markete uğramak, akşama arkadaşlarla takılmak, iş çıkışı alışveriş merkezine takılmak, boş boş tavanı seyretmek vs. vs.

Çok mu dramatize ettim bilmiyorum ama 0-3 yaşında kişiliğinin oluştuğunu düşündükçe başım dönüyor, başlıyorum her hareketime dikkat etmeye. Televizyonu kapıyor müziği açıyorum, sesimi yükseltmiyorum kimseye karşı, hareketlerime şimdiden dikkat ediyorum, onunla sürekli konuşuyorum. Tel sarar kızım tel sarar diyecek daha, ve emekleyecek daha, ek gıdalara başlayacak daha, ve bu dahalar hiç bitmiyor. Süt veriyorum yediklerime dikkat etmeliyim, kilo almayı takmamalıyım - et-süt yumurta meyve ye babam ye,sinirlenme, üzülme, strese girme, süt kanalların tıkanır, fotoğrafını az çekmeliyim gözleri zedelenir, güneşe çıkalım ki d vitamini alsın, herşeyi anlatalım ki ortak olsun şimdiden hayata, kitap okuyalım ki zenginleşsin hayatı......

Ben anneliğin bunca önemli olduğunu bilmezdim hiç. Bilmezdim bir İNSAN yetiştirmek bunca zor olsun. Bu meşakkatli yolda çığlık atmadan, onun her sıkıntısı "bana gelsin" demeden bir günümün dahi geçmeyeceğini bilmezdim, bilemezdim o gülünce tüm yorgunluğum kuş tüyünden daha da hafifleyecek, uçacak bütün kaygılar, gece birden telaşla uyanıp "nefes alıyor mu"lara dalmazdım, tek kişilik hayallerim uzaktan el eder oldular kahkahalar atarak... Hayat bir tangoydu önceden, iki kişilikti ve ben istediğim figürü yapmakta serbesttim, kah havalara sıçrıyor, uçuyordum, kah yerlerde kayarak ilerliyordum, sonra canım isteyince duruyor, boş boş tavana bakıyordum mesela, müziği taaa iliklerimde hissediyor, kafama eseni yapıyordum. Ama ya şimdi, şimdi şunu anladım, hayatta mesela hiç birşey yoksa bile heryer rengarenk görünebiliyor gözüme, yalnız kızımın varlığı yetiyor buna. Ve damarlarımdaki kanın akışını hızlandırıyor, motivasyon, güç ve enerji katıyor. Ve bütün bunları küçücük bir prenses yapıyor. Pıtırcığım, dünyayı algılamaya ve keşfetmeye çalışıyor bu aralar. Ve gülücükler atıyor etrafa. Konuşmalara tepki veriyor. "Onu seviyorum" demek çok kof ve boş geliyor. Yaşadıklarım tam bir AŞK çünkü. Bazen sevgimden yüreğim sıkışıyor, boğulacak gibi oluyorum. Sen hep ama hep gül kızım. GÜL ki dünyalar benim olsun."


Bu yazının üzerinden tam 4 yıl geçti ve ikinci kızım kollarımdaydı artık. Şimdi ise çalışmıyorum ama hala eğitimime devam ediyorum, mesleğimden kopmadan ve belki de egomu tatmin ediyorum, kendimi iyi hissediyorum, kendime, mesleğime ihanet etmiyorum.

Ev hayatı

Evde kızımla başbaşa kalmak beni çok mutlu etmeye başladı giderek. Madem evdeydim artık, hem yüksek lisans tezimi yazar ve hem de en verimli şekilde kızımla zaman geçirirdim. Öyle de oldu, evde mini bir anaokulu kurduk adeta, hergün yeni bir etkinlik, haftada 1-2 çocuklu annelerle görüşme, mini oyun gurubu gibiydi. Evet dışarıdan bakınca herşey harikaydı ben ne iyi "anne"ydim. Komşu teyzelerden aferin alıyordum, "hem kariyer yapıyorsun, hem de çocuk" diyorlardı. Gündüz kızımla ilgileniyor, geceleri tamamen başka boyuta geçip mesleğimle ilgili çalışmalar yapıp, makale okuyup tez yazıyordum.

Kazın ayağı başkaydı aslında, ev insanı sıcacık kollarıyla bir sevgili gibi sarıp sarmalıyordu, giderek pijamalarını dahi çıkarmadan günü tamamlıyordum. Tüm dünyam kızım olmuştu ve indirgenmiştim. Kendimi işe yaramaz hissetmeye başlıyordum, annelik tek başına asla yetmiyordu. (Kendince) Süper anne olsanda, en güzel yemekleri yapsanda, çocuğuna "iyi" baksanda yetmiyordu. Çoğu zaman evin bitmek bilmeyen rutinleri arasına sıkışıp kalıyordum, kendimi rüyalarımda kocaman dişlilerin arasından çıkarmaya çalışırken ter kan içinde uyanırken buluyordum. Hayatım yatak toplayarak, toz alarak ve kızımın peşinde koşarak mı geçecekti. Ya o büyüdüğünde kendi hayatını kurduğunda ne olacaktı benim hayatım, başka birşeyler olmalıydı, ruhumu besleyen, doyuran başka birşeyler. Beni tatmin edemiyordu ev hayatı. Bu anlarda beni hep tezim kurtarıyordu, hem mesleğimden kopmuyordum ve hem de kendime, eğitimime haksızlık yapmıyordum.

Herşeye rağmen, kızımın ilklerini yaşamak bana hep heyecan ve mutluluk verdi. Benim için en önemlisi çocuğun sadece "bir kişinin terbiyesi" ile büyümesi gerekliliğiydi. Yani iki elden büyüyen çocuk iki ayrı doğru, iki ayrı kurallar silsilesi, ya da biri rahat biri kurallı vs. vs arasında kalıyordu gözlemlerime göre. Bu da tutarsızlık yaratır diye düşünüyorum. Elinden geldiğince, şartları yettiğince çocuğuna bizzat kendisi bakmalı bir anne.

Benim özlemim=kek kokusu

Çalışan bir annenin çocuğuydum ben, kendime anneleri evde olan çocuklardan daha çok güveniyordum çünkü hem kendime hem de kardeşime bakıyordum. Yemeğimizi ısıtıp yiyor, yemek yoksa mesela, tost, omlet vs. hazırlıyor, derslerimizi aksatmadan yapıyorduk. Ama hep şuna bir özlem duydum ve arkadaşlarıma imrendim:
Eve gelince annem kapıyı açsın ve içeriden kek kokusu gelsin :) Bir çoğu için basit ve sıradan gelebilecek bu durum, benim için lükstü işte...

Anneler ne yapmalı peki?

Kendi gerçekleri, kendi şartları içinde klişe olacak ama "an"ın kesinlikle tadını çıkararak yaşamalı ve üretmeyi asla bırakmamalı. Bu üretmek nasıl olabilir diye düşünmeli. Eğitim almamış olsa da kendisine kazanç kapısı yaratmalı. Yani bence evde olan annelerin ya da aslında insanların tümü için geçerli bu durum, bir hedefleri olmalı hayatlarında. Yani ulaşmak istediği bir nokta. Uğraşı alanları vs. Aksi halde insan köreliyor, küçülüyor, indirgeniyor ve giderek kendine saygısı azalıyor, depresif bir modda oluyor ne yazık ki. En azından benim çevremle ilgili gözlemlerim bu yönde. Çünkü gerçekten üreten anne, kendine güvenli ve mutlu anne, bu da mutlu çocuk, mutlu hayat demek. Bir çocuk büyütmek gerçekten önemli bir iş ama dışarıdaki dinamik hayattan kopmamalı insan. Ve bence de çalışırken daha planlı, programlı olup, daha çok şeyi organize bir şekilde yürütebiliyor, daha hızlı düşünüyor insan. Bir de sadece maddi anlamda bir eşe muhtaç kalmamalı bir kadın, bu tez erkekler içinde geçerli elbette, kimse kimseye muhtaç kalmamalı yani. Yarın öbürgün ters giderse birşeyler kendine ve çocuğuna bakabilecek gücü olmalı. En azından bu güveni içinde taşımalı. Keşke anneler yarım gün çalışsa ve hem dinamik "dış" hayattan kopmasa ve hem de çocuğuyla ilgilenebilse. Bu mümkün değil şimdilik ama şu anki şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız...

Wednesday, January 09, 2013

Kardan Adam

Kardan Adam ile Güneşi

                            Adam dediğin kardan olmalı
                            Yolu dört gözle beklenmeli
                            Gelişiyle çocukların çığlıkları duyulmalı
                            Çocuklar şekilden şekile sokabilmeli

                            Adam dediğin kardan olmalı
                            Burnuna havuç takılabilmeli
                            Üzerinde kaymalı
                            Top top yapıp atmalı

                            Adam dediğin kardan olmalı
                            Beyaz yığınların altından
                            Her defasında yepyeni
                            Büyülü şehirler hayal ettirmeli

                            Adam dediğin kardan olmalı
                            Güneşini görünce
                            Usul usul eriyip
                            Onda yeniden varlığa gelmeli

                                                                         


Söylemezsin Olur Biter :)


Anneanne ve Lorin


Lorin anneannesindedir ve sürekli çikolata, kraker vs. istemektedir.
Anneannesi uyarır ve şöyle der:

- Çok abur cubur yedin Lorin, annen duyarsa çok kızar"

Lorin'den yanıt gecikmez:

- O'na söylemezsin olur biter.



Ada'dan Türkçe ödevinde annesinin iş adresini yazması istenmektedir.
O da şöyle yazar:

- Filiz ve Yeliz'in evi :). (annesinin özel ders verdiği öğrenciler :))



Lorin ve babası kendilerinin uydurdukları çiçek oyununu oynamaktadırlar.
Oyunda mor miyava yuva yapılacaktır. Bunun için yastık gerekmektedir.

Babası evdeki yastıkları birer birer  oyun mahalline taşımaktadır.

Lorin birkaç yastık getiren babasına:

- İyi denemeydi baba, der.

Babası üst kattaki yastıkları da getirmeye başlayınca, Lorin:

- Sen bir kahramansın baba, der.

Ve tabi babası bu gazla, evdeki bütün yastıkları Lorin'in önüne yığar.

Saturday, January 05, 2013

İLHAM


Kalabalık ilham verir tıpkı dağınıklık gibi...

Düzen sıkıcıdır, herşey yerli yerindeyse yaşanmışlık izlerini boşuna arar durursunuz. Oysa dağınıklık öylemi ya, her yerden bir renk fışkırır, her renk başka diyarlara götürür sonra sizi. Gözlemleme fırsatınız çoktur. Kışkırtıcıdır, kuralları delmenin, sınırları zorlamanın tınılarını yakalarsınız.

Yalnızsanız zenginliklerden uzaktasınızdır. Şahsi fikrim eğer imkanlar yetiyorsa bir çocuğu kardeşsiz bırakmamaktan yanadır. "Tek çocuk" olarak büyüyen bütün arkadaşlarım şiddetle bunu öğütlediler ve ben de katılıyorum, her türlü zorluğuna rağmen...


Yalnızlıktan kastım, sadece, birbaşına kalmak, ya da  tek çocuk olmak değil tabiki. Tek çocuğu olup da bu kalabalığı, sosyalliği yakalayan çok aile vardır eminim. Tabi elinin altında bir çok kardeş bulunanlar daha şanslıdır kanımca. Ayrıca anneanneler, babaanneler, büyükbabalarla kurulan ilişkiler her zaman zenginliktir bence ve masallarla, hiç bitmeyen sihirli öykülerle dolu bir çocukluk demektir...

Çocukluğum anneannem ile çok içiçe geçti. Hatta annemin dedesini ve anneannesini hatırlıyorum, onlarla da paylaştığım çok bahçe anılarım vardır. Ama anneannem ile özellikle uzun otobüs yolculukları yapmış, arkadaşlarıyla gittiği günlere katılmış (bir sürü insanı gözlemeleme imkanı bulmuş), şahane yemeklerine yardım ederken ya da hamur işlerini yaparken oklava ile hamura türlü şekiller verirdim. Şimdilerin oyun hamurları ile tanışıklığım o zamana dayanır :). Hele anlattığı masallar yok mu? O saçlarımı okşarken, ben çoktan gökyüzünde açılan büyük beyaz tünelden başka bir aleme akıp, 'Cebelibayram' (anneannemin anlattığı masal kahramanı) ile birlikte, kartalın kanatlarında kafdağına gidebilir, rengarenk, montajı zor, çekimi imkansız şahane bir fantastik filmin tam ortasında olabilirdim.  


"Yüzyıllık yalnızlık" beni çok etkileyen kitaplardan biridir ve Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez şöyle der:

"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları birörnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım.Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."

Kalabalık ailelerden ya da kalabalık hayatlardan yaratıcılık fışkırır. Büyükanne ve büyükbabaların anlattığı masalları kimsecikler bilmez ama dinleyenler yazar olabilir :)


Thursday, January 03, 2013

Işığın Diğer Adı

2010 yılında anneler biraraya gelip bir blog kurduk, yine bir anne öncülüğünde. Ve bu blogda çevremdeki bir anne ile röportaj yapmam istendi. İlk aklıma Beyhan abla geldi, O'nu neden seçtiğimi ve röportajı aşağıda bulacaksınız, keyifli okumalar...


Ev insanın ruhunu yansıtır derler, ben böyle kalabalık bir ev görmedim. Her duvarda başka bir tablo, her köşede başka bir renk ve her renkten fışkıran başka bir enerji, bir yanda mistik bir hava, bir yanda antika, bir yanda klasik. Her biri aynı mekanda bu kadar mı uyumla dans eder, bu kadar mı insanı yormadan renk cümbüşü yaratır. Hani eşyalar dile gelip birazdan konuşacak, herbiri kendi hikayesini anlatacak gibiler...

İşte bu mekanın sahibi olan "anne" de tıpkı evi gibi rengarenk...

O'nu seçtim çünkü, ruhu o kadar zengin ki,

O'nu seçtim çünkü, girdiği ortamı ışıltısıyla aydınlattığı için,

O'nu seçtim çünkü, hayatını kaç kere sıfırdan kurduğuna tanık olduğum için,

O'nu seçtim çünkü, kendi yolunu, kendi tercihlerini kimseye boyun eğmeden seçtiği için,

O'nu seçtim çünkü, iki oğlu ile bizden öncesine, minik kızı ile şimdiki jenerasyona hitap ettiği için,

O'nu seçtim çünkü, eğitim aldığı mühendislik yerine bambaşka bir alanı alaylı olarak öğrenip, üstüne bir de kendi işini kurabilmeyi başardığı için,

O'nu seçtim çünkü, kalbinden iyiliğin, merhametin hiç bir zaman eksildiğini görmediğim için,

O'nu seçtim çünkü, o okulu kırabileceğiniz kadar "kafadengi" bir anne olduğu için,

O'nu seçtim çünkü, önce annemin arkadaşı olarak girdi hayatıma, sonra "benim" oldu,

O'nu seçtim çünkü, anneliğe böylesine aşık olduğu için ve içinde taşıdığı renkleri dışarıya yansıtabildiği için, enerjisinden etkilendiğim için, samimi olduğu ve maskelere ihtiyaç duymadığı için...

İşte ışık saçan :) Beyhan Kurtuluş ile yaptığım röportaj:

1. Kaç yaşında anne oldunuz?

24-26-41

2. Kaç çocuğunuz var?

3 tane; Aybars 23, Uluç 21 ve Sanem 6 yaşında.

3. Bebeğinizi kollarınıza aldığınız ilk an neler hissettiniz?

Derin bir mutluluk, hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Gözleri açık doğdular ve onların gözlerinin içine baktığımda yoğun bir enerji ve alışveriş, içimi coşturan bir enerji, her defasında bunları hissettim.

4. Lohusalık döneminiz nasıl geçmişti?

Çok iyi, sadece annem yanımda olmadığı için biraz eksik ve yetişememe hali, herhangi bir depresyon vs. yaşamadım, çok keyifliydi.

5. Lohusalık dönemi için önerileriniz nelerdir?

Kadınlar bu dönemi "başıma gelen en güzel şey" duygusuyla hayata karıştırdıklarında son derece problemsiz ve keyifli bir süreç geçirebilirler. Anneliğin tadına vara vara anneliğin coşkusunu hissederlerse çok keyifli bir süreç. İnsanı zenginleştiren ve bide "ben artık daha bir varım" hissi, doğurganlıkla kendini güçlü hissetme, ve bir varlığı yaratma büyütme hayata katma, duygusu çok derin ve yoğun, insana güç, enerji ve müthiş özgüven veren bir duygu.

6.Anneliğiniz konusunda hiç pişmanlık yaşadınız mı?

Hiçbir zaman, asla.

7. Çocuk yetiştirmenin en zor ve en keyifli yanları nelerdir?

Aybars ve Uluç için onları giydirirken, Sanem için yedirirken zorlandım,
Onun dışındaki herşey çok keyifliydi.

8. Sizce çocuk hangi yaş döneminde anneyi daha çok zorlar?

Ergenlik dönemi, o günlerde çaresiz kaldığım çok anlar oldu. Çıkış noktası, kesinlikle çocuklarımla zıt-karşı duruş olmadım, çaresizlik anlarında gördüğüm ya da duyduğum şeyleri yaşarken sadece sakin oldum ve onunla omuz omuza aynı pencereden bakmaya çalıştım, bir süre sonra sakinleştikten sonra karşı duruş sergiledim ve Ona ulaştım ama o an asla yapmadım bunu.
Birde sevgi ve şafkatten mahrum bırakmadım hiç, temel yapı, herşeye rağmen onun yanında olduğumu ve annesi olduğumu hissettirdim.

9. Sizin döneminizde anne olmakla şimdi anne olmanın farklılıkları nelerdir?

İki dönemi yaşaya bir anne olarak; şimdiki bebeklerin algıları çok yüksek, dolayısıyla kandırılamaz, sözünden döndürelemez, doğar doğmaz hayatın içinde bir duruşu olan, kişiliğinden ödün vermeyen çocuklar oluyorlar, gözlemlediğim en önemli fark buydu.

10. Günümüz annelerine tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

* En özünüzden, en derin sevginizi olabildiğince çocuğunuza akıtın.

* Her zaman dinleyin. Dinliyormuş gibi yapmayın.

* Kendi merkezinizden kaymayın. İstikrarlı duruşunuz olsun.

* Bol bol dokunun, öpün, koklayın ve şefkatinizi esirgemeyin.

* Her zaman olaylara ve insanlara ve hayata onlarla aynı pencereden bakmaya çalışın.

* Okul başarısına endeksli olmayın.

* " Eğer" lerle sevmeyin "rağmen"lerle sevin, çoşkunuzu, sevincinizi, üzüntünüzü olduğu gibi paylaşın.

* Ölümün de doğum gibi hayatın akışındaki doğal bir şey olduğunu mutlaka öğretin. Yokluğun da varlık gibi doğal olduğunu hissettirin.

* Her doğumun bir ölüm, her ölümün bir doğum olduğunu onlara benimsetin.

* Her zaman takdir ederek onun yolunu açın. Tenkitlerle çocuğunuzu eksiltmeyin.

* Evrensel bilgilerden bildiğiniz ne varsa paylaşın. Anlamaz demeyin. Emin olun ruhu daima anlayacaktır.

* Ona güvendiğinizi bıkmadan söyleyin ve hissettirin.

* Ne kadar akıllı olduğunu, ne kadar güzel olduğunu, ne kadar paylaşımcı olduğunu sürekli söyleyin.

* Çocuğunuzu fanusun içinde konservatif ortamlarda yetiştirmeyin. Hayata katın, tüm insanların hikayelerini anlatın-gösterin. Sosyal anlamda sorumlu insanlar olmaları için yol açın.

* İnsan ilişkilerinde şeffaflık ve güvenin ne kadar önemli erdemler olduğunu milyon kere söyleyin.

* Öncelikle var olduğu için şükretmeyi öğrettiğinizde, o "dünyanın en özel ve en güzel ailesine sahip olduğum için ne kadar teşekkür etsem azdır" cümlesiyle size aktaracaktır.

* O'nu evde bırakıp alışveriş,banka vs. işlerinize tek başınıza gitmeyin. Dışarıdaki akşam yemeklerine dahi (çoook zor olsa da :)) masanıza onu da katın. Dışarıda ya da içeride bırakmayın. Biri size ne kadar "LEZZETLİ" olduğunuzu söyleyerek karşılığını verecektir emin olun...

Tuesday, January 01, 2013

Anlatmadan Anlatamıyorum



sen anlatmadan anlatırdın her şeyi

ben anlardım seni

sen anlardın beni ben anlatmadan hiçbir şeyi 

neler oluyor bize böyle

anlatmadan anlatamıyorum 


                                         Habip Uluçay