Friday, January 11, 2013

Çocuk mu, Kariyer mi?


Benim iki kızım var, büyük kızım 8 yaşında, küçük ise 3.5 yaşında. Küçük kızım doğduğunda yazmıştım bu yazıyı, duygularım hala aynı, paylaşmak istedim. Büyük kızım doğduğunda kısa bir süre çalıştım (2 ay kadar) sonrasında master yaptım,  küçük kızım ile doktora yapmaya başladım. O günlerde soranlara "yüksek anne"yim derdim. Bu biraz ironikti aslında, hem oku donanım sahibi ol, üstüne bir de yüksek lisans yap, hem de otur çocuk bak evde.

Benim gibi idealist biri için zordu elbette. Aslında çalışan (öğretmen) bir annenin üç çocuğundan ilkiydim ve sanıyordum ki, çocuk büyütebilirim çalışırken. Ne de olsa annemden öyle görmüştüm. Ama tecrübe edince anladım ki, ilk üç yıl çocuğun annesine çok ihtiyacı var. Ancak ülkemiz gerçeklerini göz önüne alınca bu altı ay ile sınırlı olmakta. Çalıştığım dönem aşağıdaki yazıyı yazmıştım kızımın günlüğüne, o günlerde büyük kızım 2-3 aylıktı.

İşte çalışan bir anne olarak bir günün fotoğrafı:

Anneyim ben

"Annelik uzun ve zahmetli bir uğraş. Keyfine diyecek yok tabiki :)

Gün bizim için, kızımın küçük beşiğimsi yatağını üst kattan, yani yatak odamızdan aşağıya salona indirerek başlamakta.


Bahsettiğim gün, "ışıklarıyla camımızın aydınlanması durumu" yani benim için gün hiç bitmemiş oluyor, zira gecede en az beş en fazla sekiz kez emzirmek üzere kalkmaktayım. Gece yalnız emzirmekle kalmıyor, göğüste kalan süt sağılıyor, ardından alt temizliği ve son olarakta o cin gözlerle bakan çitlembiğin uyuma seramonisi. Dolayısıyla gün benim için hiç bitmeyen bir döngüden ibaret oluyor.

Sonra ver elini işyeri, öğleye kadar koşturmaca, yemek arası tabiki, önce süt sağmak üzere arşiv odasına gidiş, yine sarıkız iş başında :), ardından tekrar iş dünyası ile boğuşmaca, günde en az 4 kere evi arayış ve tekrar sarıkız durumları, ve saatler 5'i gösterirken, Sindrella misali eve ışınlanmak üzere trafiğe çıkış. Yorgun ve yoğun günün ardında gülücükleriyle çitlembiğim, pıtırcığım karşımda kollarımda, göğsümde, sütünü ilk elden emmekte, sıcak ve keyifle.

Çoktan unuttuklarım var, film izlemek, sinemaya gitmek, deliksiz ve kesintisiz uyumak, tek kişilik düşünmek, çayımı son amlasına kadar -sıcakken ama- içmek, yürüyüş yapmak, oradan markete uğramak, akşama arkadaşlarla takılmak, iş çıkışı alışveriş merkezine takılmak, boş boş tavanı seyretmek vs. vs.

Çok mu dramatize ettim bilmiyorum ama 0-3 yaşında kişiliğinin oluştuğunu düşündükçe başım dönüyor, başlıyorum her hareketime dikkat etmeye. Televizyonu kapıyor müziği açıyorum, sesimi yükseltmiyorum kimseye karşı, hareketlerime şimdiden dikkat ediyorum, onunla sürekli konuşuyorum. Tel sarar kızım tel sarar diyecek daha, ve emekleyecek daha, ek gıdalara başlayacak daha, ve bu dahalar hiç bitmiyor. Süt veriyorum yediklerime dikkat etmeliyim, kilo almayı takmamalıyım - et-süt yumurta meyve ye babam ye,sinirlenme, üzülme, strese girme, süt kanalların tıkanır, fotoğrafını az çekmeliyim gözleri zedelenir, güneşe çıkalım ki d vitamini alsın, herşeyi anlatalım ki ortak olsun şimdiden hayata, kitap okuyalım ki zenginleşsin hayatı......

Ben anneliğin bunca önemli olduğunu bilmezdim hiç. Bilmezdim bir İNSAN yetiştirmek bunca zor olsun. Bu meşakkatli yolda çığlık atmadan, onun her sıkıntısı "bana gelsin" demeden bir günümün dahi geçmeyeceğini bilmezdim, bilemezdim o gülünce tüm yorgunluğum kuş tüyünden daha da hafifleyecek, uçacak bütün kaygılar, gece birden telaşla uyanıp "nefes alıyor mu"lara dalmazdım, tek kişilik hayallerim uzaktan el eder oldular kahkahalar atarak... Hayat bir tangoydu önceden, iki kişilikti ve ben istediğim figürü yapmakta serbesttim, kah havalara sıçrıyor, uçuyordum, kah yerlerde kayarak ilerliyordum, sonra canım isteyince duruyor, boş boş tavana bakıyordum mesela, müziği taaa iliklerimde hissediyor, kafama eseni yapıyordum. Ama ya şimdi, şimdi şunu anladım, hayatta mesela hiç birşey yoksa bile heryer rengarenk görünebiliyor gözüme, yalnız kızımın varlığı yetiyor buna. Ve damarlarımdaki kanın akışını hızlandırıyor, motivasyon, güç ve enerji katıyor. Ve bütün bunları küçücük bir prenses yapıyor. Pıtırcığım, dünyayı algılamaya ve keşfetmeye çalışıyor bu aralar. Ve gülücükler atıyor etrafa. Konuşmalara tepki veriyor. "Onu seviyorum" demek çok kof ve boş geliyor. Yaşadıklarım tam bir AŞK çünkü. Bazen sevgimden yüreğim sıkışıyor, boğulacak gibi oluyorum. Sen hep ama hep gül kızım. GÜL ki dünyalar benim olsun."


Bu yazının üzerinden tam 4 yıl geçti ve ikinci kızım kollarımdaydı artık. Şimdi ise çalışmıyorum ama hala eğitimime devam ediyorum, mesleğimden kopmadan ve belki de egomu tatmin ediyorum, kendimi iyi hissediyorum, kendime, mesleğime ihanet etmiyorum.

Ev hayatı

Evde kızımla başbaşa kalmak beni çok mutlu etmeye başladı giderek. Madem evdeydim artık, hem yüksek lisans tezimi yazar ve hem de en verimli şekilde kızımla zaman geçirirdim. Öyle de oldu, evde mini bir anaokulu kurduk adeta, hergün yeni bir etkinlik, haftada 1-2 çocuklu annelerle görüşme, mini oyun gurubu gibiydi. Evet dışarıdan bakınca herşey harikaydı ben ne iyi "anne"ydim. Komşu teyzelerden aferin alıyordum, "hem kariyer yapıyorsun, hem de çocuk" diyorlardı. Gündüz kızımla ilgileniyor, geceleri tamamen başka boyuta geçip mesleğimle ilgili çalışmalar yapıp, makale okuyup tez yazıyordum.

Kazın ayağı başkaydı aslında, ev insanı sıcacık kollarıyla bir sevgili gibi sarıp sarmalıyordu, giderek pijamalarını dahi çıkarmadan günü tamamlıyordum. Tüm dünyam kızım olmuştu ve indirgenmiştim. Kendimi işe yaramaz hissetmeye başlıyordum, annelik tek başına asla yetmiyordu. (Kendince) Süper anne olsanda, en güzel yemekleri yapsanda, çocuğuna "iyi" baksanda yetmiyordu. Çoğu zaman evin bitmek bilmeyen rutinleri arasına sıkışıp kalıyordum, kendimi rüyalarımda kocaman dişlilerin arasından çıkarmaya çalışırken ter kan içinde uyanırken buluyordum. Hayatım yatak toplayarak, toz alarak ve kızımın peşinde koşarak mı geçecekti. Ya o büyüdüğünde kendi hayatını kurduğunda ne olacaktı benim hayatım, başka birşeyler olmalıydı, ruhumu besleyen, doyuran başka birşeyler. Beni tatmin edemiyordu ev hayatı. Bu anlarda beni hep tezim kurtarıyordu, hem mesleğimden kopmuyordum ve hem de kendime, eğitimime haksızlık yapmıyordum.

Herşeye rağmen, kızımın ilklerini yaşamak bana hep heyecan ve mutluluk verdi. Benim için en önemlisi çocuğun sadece "bir kişinin terbiyesi" ile büyümesi gerekliliğiydi. Yani iki elden büyüyen çocuk iki ayrı doğru, iki ayrı kurallar silsilesi, ya da biri rahat biri kurallı vs. vs arasında kalıyordu gözlemlerime göre. Bu da tutarsızlık yaratır diye düşünüyorum. Elinden geldiğince, şartları yettiğince çocuğuna bizzat kendisi bakmalı bir anne.

Benim özlemim=kek kokusu

Çalışan bir annenin çocuğuydum ben, kendime anneleri evde olan çocuklardan daha çok güveniyordum çünkü hem kendime hem de kardeşime bakıyordum. Yemeğimizi ısıtıp yiyor, yemek yoksa mesela, tost, omlet vs. hazırlıyor, derslerimizi aksatmadan yapıyorduk. Ama hep şuna bir özlem duydum ve arkadaşlarıma imrendim:
Eve gelince annem kapıyı açsın ve içeriden kek kokusu gelsin :) Bir çoğu için basit ve sıradan gelebilecek bu durum, benim için lükstü işte...

Anneler ne yapmalı peki?

Kendi gerçekleri, kendi şartları içinde klişe olacak ama "an"ın kesinlikle tadını çıkararak yaşamalı ve üretmeyi asla bırakmamalı. Bu üretmek nasıl olabilir diye düşünmeli. Eğitim almamış olsa da kendisine kazanç kapısı yaratmalı. Yani bence evde olan annelerin ya da aslında insanların tümü için geçerli bu durum, bir hedefleri olmalı hayatlarında. Yani ulaşmak istediği bir nokta. Uğraşı alanları vs. Aksi halde insan köreliyor, küçülüyor, indirgeniyor ve giderek kendine saygısı azalıyor, depresif bir modda oluyor ne yazık ki. En azından benim çevremle ilgili gözlemlerim bu yönde. Çünkü gerçekten üreten anne, kendine güvenli ve mutlu anne, bu da mutlu çocuk, mutlu hayat demek. Bir çocuk büyütmek gerçekten önemli bir iş ama dışarıdaki dinamik hayattan kopmamalı insan. Ve bence de çalışırken daha planlı, programlı olup, daha çok şeyi organize bir şekilde yürütebiliyor, daha hızlı düşünüyor insan. Bir de sadece maddi anlamda bir eşe muhtaç kalmamalı bir kadın, bu tez erkekler içinde geçerli elbette, kimse kimseye muhtaç kalmamalı yani. Yarın öbürgün ters giderse birşeyler kendine ve çocuğuna bakabilecek gücü olmalı. En azından bu güveni içinde taşımalı. Keşke anneler yarım gün çalışsa ve hem dinamik "dış" hayattan kopmasa ve hem de çocuğuyla ilgilenebilse. Bu mümkün değil şimdilik ama şu anki şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız...

2 comments:

Çiler said...

Çok güzel anlatmışsın, bazı yerlerde ben yazıyorum gibi hissettim, ortak noktalarımız var ne de olsa :) Sevgiler...

Girno said...

Teşekkür ederim Çilerciğim. Ortak nokta konusunda hayli yüksek bir yüzdeye sahibiz kanımca. Yorumların ise beni hep yüreklendiriyor :)