Tuesday, January 15, 2013

Mor Gözlük...


Önce ilk kez "anne" oldum, ansızın, pat diye, damdan düştü sandım annelik.
Sonra bir güç geldi, el yordamıyla, deneme-yanılma ile, kitaplarla, internetle ama en çok da bebeğimin yönlendirmesi ve verdiği ipuçları ile hayatımı yeniden düzenledim.

Klavuzumdu bebeğim, fısıldadı kulağıma adeta neler yapmalıyımı, giderek aramızda özel- gizli bir dil oluştu; ağladı, neye ağladığını şıp diye bildim ve hemen çözdüm. Bakışından, gülüşünden, mimiğinden anladım ne ister, ne yapmamı bekler, nasıl mutlu olur anladım.

Giderek hayatıma dair adımlarıma eşlik etmeye başladı, yol gösterdi adeta bana. Kararlarımı alırken, sapacağım yolları belirlerken, dönemeçlerin tam en başındayken, anladım ne yapmalıyım.

Bir gün mülakata gittim, yanımda nazarboncuğu bebeğimin, başka bir gün tezim için jurinin karşısına geçtim bebeğime seçtirdiğim bir minik oyuncak avucumun içindeydi. Yüreğinin sıcağı zaten benliğimi kaplamıştı çoktan.

Bebeğim bana bir pembe gözlük taktı ki bir de, pardon mor hatta şöyle en morundan. Hayatım daha da eğlenceli oldu, mora boyandı kederlerim, eğlenceye dönüştü, eğlenceli bakışım katmerlendi, minik kahkahalar eşlik etti mutluluğuma, her hüznümde mor gözlüğümü takar oldum :)

Sonra bir kez daha anne oldum, bilerek isteyerek. Bu kez herşey daha kolaydı, bu kez herşey daha rahat. Bir eksiklik duygusunu yalayıp geçen bir tamamlanma haliydi bu, bir zenginleşme. Ama en güzeli büyük kızımın "ablalık" mutluluğuydu. Bebeğimizin gözlerine bakarken içinden coşup taşan sevgi ve kurduğu ikili hayallerdi. Bir çocuğa verilebilecek en güzel hediye bu olmalıydı.

Ben yine bebeğime kulak veriyorum, yine onun elinden tutuyorum, onun gösterdiği aydınlık yoldan yürüyorum. Tökezlediğimde gözlerinin taa içine bakarak güç alıyorum, şarj oluyorum adeta. Aksayan, yetişemediğim birşeyler olmuyor mu hayatta, oluyor elbette ama geçici olduğunu biliyorum, çok kıymetli bir iş yüklendiğimi biliyorum, "insan" yetiştirmenin önemini iliklerimde hissediyorum, önceliklerim hep bebeğim/bebeklerim oluyor ve ben bundan asla şikayet etmiyorum.

Arthur Schopenhauer der ki; “Çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp cennet.”

Teşekkür de, madalya da, herhangi bir karşılık da beklemiyorum ben aslında... Benim isteğim sadece çocuklarım yetişkin bir insan oldukları zaman, geriye dönüp baktıklarında, çocukluğunu güzel ve renkli hatırlasın, ışıltılı bir anılar silsilesi geçsin gözlerinden, bir sevinç dalgası yalasın yüreğini, kocaman gülümsesin ama kocaman. Desin ki, “ben mutlu bir çocukluk geçirdim ve çok eğlendim, annem bana gerçekten vakit ayırdı, doyasıya oynadı ve o günleri asla unutamam ” desin, benim için en değerli "karşılık" bu olur şüphesiz, sınıfı o zaman geçerim ben, o zaman...


Son laf Victor Hugo' dan gelsin:

"Kadınlar zayıftır, anneler güçlü"


***Resim, Ressam Gustav Klimt ' e ait "Mother and Child" isimli eseri

No comments: