Thursday, January 17, 2013

Ortanca Kardeşten Filozofik İnciler

Ne çocukken kurduğu minyatür lego şehirleri, ne çaydemlik kapağı koleksiyonu ve ne de her gittiği evden topladığı çay kaşığı merakı değildi onu enteresan kılan. Hep kendinden büyük laflar ederdi, bunu büyük ustalık ve olanca doğallığıyla yapardı.

O, satranç ve tavlada daima yendiğim, ladeste hep yenildiğim, öğlen uykularında annem odadan çıkar çıkmaz fısıltıyla “en ilginç masalı kim uyduracak” oyununu oynadığım, birbirimize baktığımız anda çarpışan gözbebeklerimizle havada oluşan -sadece bizim gördüğümüz- ışın demeti ve sonrasında hemen eyleme geçişimiz, yıllar sonra üçüncü kardeşim olduğunda hep birlikte tiyatro ve sinemaları paylaştığım, aramızda bir buçuk yaş olduğundan, karşı cins olmamıza rağmen ikiz gibi büyüdüğüm, en önemli anlarda gülme krizlerine kapıldığım, her boğuşma öncesi “ısırma, saç çekme, gıdıklama, çimdikleme yok” diye başlayan nakarattan sonra “eee hiç bişe kalmadı diye” deli gibi kahkahalar atttığım, kişisel tarihimin en renkli-ve en önemli- zaman dilimini paylaştığım bir filozoftu.

En “Küçük Emrah” tavrımı takınıp, boynumu bükerek, cama yapışıp simit istediğim gün “simit alınca sadece sen, ama aynı parayla ekmek alırsak hepimiz doyarız” dediği gün O’nun benim isteklerime ket vurmak için tüm çocukların yüz karası olarak dünyaya gönderildiğini düşünüp, He-man’ın gelip gölgelerin gücü adına kendisine kılıcını çekmesini istemiştim ya da annem, ben ve simitçi voltranı oluşturabilir, kendisini ışın kılıcımızla tehdit edebilirdik.

Evdeki bir misafirin çocuğu yüzünden (ki hep böyle olur) annemin sinirini kontrol edemeyip, O'na vurmak üzere elini kaldırma gafletinde bulunduğunda “ikimiz de insanız, ancak anlatırsan anlayabilirim, aksi halde doğru ne bilmeden korkacak ve sadece dövülmüş olacağım” dediğinde annem O'na hıçkırarak sarılıp, özür dilemişti. Bir kriz anını ustaca yöneten benim küçük kardeşimdi, olayı tamamen lehine çevirmiş ve hepimize önemli bir 'hayat' dersi vermişti, bu benim hayat boyu hafızamdan silinmeyen bir kareydi. Sadece en kötü yanı, ondan önce “önden büyükler” olarak ilk dayağı benim yemiş olmamdı ve benim aklıma gelen en parlak fikir ise “keşke montumu giyseydim, canım daha az acırdı” olmuştu. Olayın sonrasında “ben anlatınca oğlum anlar” diye annemle kardeşim (O'nun sayesinde de benim) arasında süper bir köprü kuruldu.

Çalışan bir annenin çocukları olduğumuzdan her işi beraber yapmaya alışmıştık. Yemek beraber, sofra kurmak beraber, ödevler beraber, camı kırmak beraber :). Salon kapısının camını kırdığımızda ki o zamanlar tabiri caizse “kazık” kadardık. “Ablam evi süpürmek için elektrikli süpürgeyi açtı, ben geçerken yanından fişe takıldım, tam düşerken ablam beni tuttu ve o anda elindeki süpürge borusunu hızla bırakmak zorunda kalmak suretiyle cam kırıldı” yalanında ona hayran olmuştum, yalanı ustaca olmasa da ne için yapmış olması önemliydi. Çünkü benim kardeşim hayatındaki ilk yalanını beni kurtarmak için söylemişti, zira kabahatin çoğu benimdi. Bir de ortamı yumuşatmak için ekledi: “istersen anne, cama çarpma hızını da hesaplayayım.” Daha sonraları, evden her istediğim saat çıkabilmek için, beraber çıkmamızı kendisi önermişti. O'na hayranlıkla karışık sevgim, tam da bu yıllarda perçinleşmişti. Geçmişimde ne önemli bir yeri olduğunu da büyükler kervanına katıldığımda anladım.

Her evde yaşanan sorunların olduğu bir dönem, annem biraz kafasını dinlemek ve düsünmek için zamana ihtiyacı olduğunu bizimle paylastığı gün, “gidersen kalbimi ikiye böleceksin, biri seninle gelecek ve diğeri burada kalacak, bunu yapma” dediğinde akşam ailece hep birlikte sorunlarımızı konuşmuştuk, herşey inanılmaz güzel bir şekilde hallolmuştu. Şimdilerde oldukça popüler olan “aile mahkemesi” ni biz bilmeden kurmuştuk küçük filozofumuzun sayesinde. Sorunların giderek değil kalarak hallolacağı, 'iletişimin önemi' konulu hayat dersini de yine bu ufaklık sayesinde almıştık.

Ufaklık büyüdü, şimdilerde kendisi (lego yerine) gerçek şehirler kurmak üzere kilometrelerce uzak bir ülkede yaşamaktadır. O bilmiyor ama kalbimin yarısını beraberinde götürdü....



No comments: