Sunday, February 03, 2013

Tekne Kazıntısı...


Silahtar'da oturduğumuz yıllar, çocukluğumun geçtiği mahallenin hemen sol tarafındaki dik yokuştan yukarıya, yokuşun en tepesindeki okulumuza; annem, ben ve kardeşim Emre ile beraber tırmanırdık hergün. Yol boyunca mahalleliyle laflar, bazen de annemin ya da babamın, okuttuğu çok sayıdaki öğrencileri ile karşılaşır, sohbet ede ede çıkardık. Annem ile ilkokul boyunca ve bir süre de babam ile aynı okuldaydık. Bu lüksü anlatabilmem mümkün değil. Bu ayrı bir post konusu ama bugün küçük kardeşimi anlatacağım. Benim ilk çocuğum sayılır. Anne olduktan sonra bu duyguyu iliklerimde hissettim.

Daha dün gibi aklımda, yine yokuştan çıktığımız bir gün; annem, Emre ve bana bir haberi olduğunu söyledi. 'Bir kardeşiniz olacak' dedi. Dünya gözümün önünden kaybolmaya başladı, ayaklarımın altında yokuş ileri-geri gidip geliyordu, kulaklarım uğuldadı. İnanamamıştım. Şaşkınlıktan ve bencillikten başım dönüyordu. Herşey, bütün rüya sona ermiş gibiydi. Çocukları hep çok severdim ama minik, bakıma muhtaç bir bebek fikri, birden bire dünyamı cehenneme çevirmişti. Ben 10 yaşındaydım, neredeyse ikiz gibi büyüdüğümüz Emre 8,5. Biz iki kardeştik, yazıyla iki ve rakamla 2. Kimseye ihtiyacımız yoktu, başka bir kardeşe hiç. Hele kız olması fikri beynimi yalayıp geçince, ağlayacak gibi oldum. Saltanatım sona erecekti. Birden sanki kocaman bir insanmışım gibi hissettiğim aşırı kaygılı halleri çok sonraları çözecektim. Sorumluluk duygusunun altında ezilmiştim. Sonraları daha anne karnında olduğunu duyduğum bu minik yürekten asla kopamayacak ve O'na sahip olduğum için, bizi seçtiği için binlerce kez şükredecektim.

Sonrası malum, annemin zor günleri, kardeşimle beraber anneme yardım etme çabalarımız. Yetmeyince, destek kuvvet olarak anneannemin Sarıkamış'dan yanımıza, canımın içi, çocukluk arkadaşım Birkan dayımı alıp gelişi. Şenlikli günlerin başlayışı... Anneannem ne zaman evimize gelse, evde önce bir çam kokusu yükselir, yaydığı enerji ve sıcaklık bütün mahalleyi kaplar, bulaşıcı bir mutluluk halini alır, ardından evin ve civarın bütün atmosferi değişirdi.

Caddenin kaldırımında oturmuş, Birkan dayım ve Emre ile beraber bebeğimizi beklerken neşeyle sohbet edip, kikirdiyorduk. Birkan dayım her zamanki gibi, 'pabucun dama atılacak' diye beni kızdırıyor, Emre ağabey olacağına ağzı kulaklarında seviniyor, bense, tarifsiz bir heyecan ve yine sanki 30' larımdaymışım gibi bir kalp sıkışması hali ve yoğun bir kaygıyı taşıyordum.

Aniden babam göründü, daha cinsiyetinden bihaber olduğumuz kardeşimizin yanına hastaneye bizi götürebileceğini söyledi. Hep beraber hastaneye gittik, yanımda kim var, nasıl geri döndük, neler oldu sonrası alacalı ve ama rengarenk. Çünkü bebeği yani kardeşimi, Burak'ı gördüğüm anda bir sevinç kasırgası tüm benliğimi sardı ve hayat durdu. O kıpkırmızı (zor bir doğum olmuş) Emre'nin deyimiyle gazoz kapağı suratlı bebeğe hayran hayran bakakalmıştım. Çeyrek ablalıktan tam ablalığa terfi etmenin de haklı gururunu yaşıyordum.



Burak gelince sanki tam olmuştuk. Bir bebeğin insanın hayatını zorlaştırır algısı çoktan sırra kadem basmıştı. Bu bebeği alıp kaçasım, baş başa kalasım vardı. Annemin sütünü emmese, yapabilirdim de.

Daha minicikken çalışan bir annenin çocuğu olduğu için, anaokuluna gitmek zorunda kalmış, Annemin kucağına oturup, "bir daha okul yok, iş yapmak yok, para kazanmak yok, böylece oturup beni seveceksin" deyişi her aklıma geldiğinde yüreğimi dağlıyor.

İlkokula giderken annemle aynı sınıfta olmayı isteyip, "ama anneler çocuklarıyla aynı sınıfta olamazlar" diyen anneme, "o zaman amcamın oğlu dersin" diyen o idi.
Yine kendine kafadar bir eküri bulup, bütün sınıfların,tek tek kapılarını çalıp, "dışarıda gösteri var, konser veriliyor, bütün sınıfları müdür bey dışarı çağırdı" diyen,
Sınıf öğretmenine "sizi Müdür Bey çağırıyor" diyen, Müdür Bey'e de "sizi öğretmenim çağırıyor" diyen yine o idi,
Canı sıkıldıkça, annemi özledikçe, tuvalet izni alıp annemin sınıfına kaçan yine o,
(sanki acısını çıkarıyor gibiydi, bebek yaşta anaokuluna gitmenin :( )
Olur olmadık zamanlarda zile basıp, tüm okulun teneffüs olduğunu sanarak dışarı çıkmasını sağlayan,
Yağmurlu bir havada Burak ve saz ekibini dışarı çıkarmayan bir kız öğrencinin karnına yumruğu indiren,
Nöbetçi öğretmen olan anneme şikayet edilen çocuğun kendi zıpır oğlu olduğunu öğrenip şok olan annem,
Başka bir nöbetçi öğrenciye, "annem nöbetçi öğretmen, beni dışarı çağırıyor, çıkarmak zorundasın, bu amcamın oğlu, bu en yakın arkadaşım, bu da komşumuz" diye yanındaki güruh ile birlikte dışarıda iliklerine kadar ıslanan yine o.

Biletlerini sezonluk aldığım tiyatrolarda, bütün çocuk oyunlarını, kendisinden daha çok kahkahalarla izler, bana garip garip bakışlarına bir anlam veremezdim. Oysa ilkokulun muzip çocuğu, sandığımdan erken olgunlaşmıştı.

Kendi odasından benim odama taşınmaya karar verip, benden onay alınca da, koleksiyon yaptığı tüm minik arabalarını kucaklayıp nefes nefese yukarı geldiğinde, sarılıp, hala süt ile karışık kokusunu içime çektiğim minik kardeşim.

Şimdilerde yaz-boz tahtasına dönen eğitim sistemi, o günlerde 5. sınıfta Anadolu liselerine girilmesini buyuruyordu. Burak ve sınıf arkadaşları ise, Matematik, fen ve türkçeden ayrı ayrı grupça ders alıyor, aynı zamanda da hafta sonu dershaneye gidiyor, bir de üstüne, org çalıp, folklor oynuyordu. Bu yoğun temponun altında bunaldığını hissettiğim gün, radikal bir kararla bana kulak veren annem ve babamı ikna edip, dershane ve tüm kursları bıraktırıp, sorumluluğu üzerime almıştım. Her gün soru çözüyor, yanlışlarını kontrol ediyorduk. Bu sınavı kazanmasının çok da önemli olmadığını ve hayata dair bir çok sohbeti de yaparak, şimdilerin moda tabiri ile "kaliteli" zamanlar geçiriyorduk, içine ders çalışma yedirilmiş zamanlar...

Anadolu Lisesi sınavlarını başarı ile kazandığında onunla gurur duydum ama bu ne ilk ne de sondu. Üniversite tercihleri için beraber okul okul dolaştığımızda, Bilgi üniversitesine girdiğimizde, bölüm başkanı Chris Stephenson o muhteşem konuşmasını yaptığında, ikimiz de çok etkilenmiş, istemsizce gözlerimizi kapatıp, el ele tutuşarak aynı dileği dilediğimizi o okula burslu girdiğinde birbirimize itiraf etmiştik.

Mezun olurken, bölüm birincisi olduğunu benden başka bilen yoktu, zira annem ve babam kalp krizini o gün, o yürek kabartan törende geçirmedilerse, bir daha geçirmezler diye düşündüm sonraları. Yapılan sürprizin sonu neyse ki gururla noktalanmıştı.


Ada kızım doğduğunda, sık sık gerilere hızlı gidiş gelişler yaşıyor, ilk bebeğim ve canım kardeşimin süt kokusunu hissediyor, eski günlerin özlemiyle yanıp tutuşuyordum.

Kızlarım için kah köpek balığı, kah İngilizce öğretmeni, kah oyun arkadaşı olurken, gözlerinin ta içine bakıp, iyi ki o gün hayatımıza katıldın demek istiyorum. Böyle asil, kişilikli, disiplinli ve sevgisiyle hala gözlerimin dolmasına sebep olan canım kardeşim...

Tiyatro sahnesinde Burak

Burak'ın can arkadaşlarından Selahattin'in; mükemmeliyetci olan ve master tezini yaparken, hep bitirme sorumluluğundan dolayı, her şeyi tez için erteleyen Burak için çektiği filmi paylaşmak istiyorum, iyi seyirler...







Burak ve Tiyatro Açıkça

No comments: