Thursday, March 21, 2013

Anne ve Baba Olarak, "BİZ"...


Aslında hem içimi dökmek istiyorum, hem de bakış açımı paylaşmak. Katılanlar da olacaktır, karşı çıkanlar da şüphesiz. Böylelikle fikir alışverişi olur, böylelikle gelişiriz değil mi?

Bizim Ada ve Lorin'in annesi ve babası olarak bakışımız, şimdi hayatlarının en güzel yılları, bizi sonuna kadar kullansınlar istiyoruz, yani bir çocuk ne isterse elimizden geldiğince yapalım, yaşamlarını elimizden geldiğince şölene dönüştürelim diye çabalayalım. Düşünsene sen böyle bir çocukluk geçirdin mi? Ben geçirmedim, ona rağmen çocukluğumu çok özlerim, bir de böyle olduğunu düşün. İleride bunların bize yol, su, elektrik olarak döneceğini düşünüyorum :). Yani çıkar/menfaat alamında değil, mutlu, özgüvenli, saygılı ve kişilikli çocuklar yetiştirebilmek anlamında. Seçimlerine, tercihlerine saygı duyarak, O'nun yönettiği oyunlar da, O'nun istediği gibi oyun oynayabilmek, O'na ayak uydurmak ve hayatını kolaylaştırmak için zemin hazırlamak.

"İnsan kelimenin tam anlamıyla söylemek gerekirse ancak insan olduğu zaman oynar ve oyun oynadığı zaman tam insan olur”diyor, önemli oyun kuramlarından birinin yaratıcısı olan Friedrich Schiller

Çocukla oyun oynamak bence çok önemli. Çünkü çocuğunuzla vakit geçirebilmenin en etkin ve eğlenceli yolu bu. Oturup memleket meselelerini tartışamayacağınıza göre, O'nun seçtiği bir oyunu O'nun kurallarıyla oynamak, ya da yine O'nun seçtiği bir kitabı, seslendirerek okumak, hatta hikayeyi canlandırmak. Tüm bunların çocukla kurulan iletişimin kalitesine hizmet ettiği kadar, çocuğun gerçekten çok mutlu olmasına da yaptığı katkı tartışılmaz. Üstelik, maskesiz ve sınırsız bir ortamda kendinizi muhteşem hissetmeniz de cabası olacaktır.


Bazen bir otobiyografi okuyorum ve "çocukken çok mutluydum" diye anlatıyor yazar kendini, "sevgi doluydu evimiz, çok kitap okurduk". Ben de diyorum tamam budur benim inandığım da tam olarak bu işte. Biz de eşimle madem enerjimiz ve zamanımız var doyasıya kullansın minik uğurböceklerimiz diyoruz ve bir duvarı ona ayırıyoruz gönlünce boyasın diye, hayatmızı öyle şekillendiriyoruz, kafasına göre kullansın diye :)

Arthur Schopenhauer diyor ki;
"Beyin olanca gücüyle ilerlerken, cinsel sistemlerin korkunç etkinliği daha uykuda olduğu için çocukluk, hayatımız boyunca özlemle geri dönüp baktığımız masumiyet ve mutluluk dönemi, hayatın cennetidir, kayıp cennet." 

Bu cenneti kaybetmemek için, ya da bir nefes alımı dahi çoğaltabilmek için, sadece geriye dönüp baktığında, "çok mutluydum, çocukluğum çok eğlenceli geçti" desin diye çabamız. Başka da zerre bir beklentim yok, olamaz da. O omuzlara hayat yüklenecek yeterince, bir de ben eklenmek istemem zira...

Yine Arthur Schopenhauer'e göre; 
"Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri ve derinlik veya sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir, ama özde değişmeden kalır."

Öyleyse, aydınlık bakış açılarını, çemberin dışına çıkabilmeyi, seyirci olmak yerine başrolde oynamayı ya da yan rolün hakkını verip parlayabilmeyi, iyiliği, derinliği verebilmenin en önemli adımı çocukluk döneminden geçiyor. Arızalı ruh hali karşımıza dikilip hesap sormasın diye buna mecbur hissetmeliyiz kendimizi, ya da anne-baba olmayı aklımızdan dahi geçirmemeliyiz kanımca. 

Ada'nın anaokulu günleri geliyor aklıma. Okuldan çıkışında okulun parkında belki bir saat oynardı, göz yumardım, sonra "nereye gidiyoruz parka mı? diye sorardı bana. Aynı şekilde,  Lorin ile oyun oynuyoruz, dakikalar sürüyor bazen, nefes alayım diyorum, "ama şimdi de itfaiyecilik oynayacaktık" diyor ağlamaklı, bitmeyen, oynadıkça şarj olan garip, insanüstü bir enerji ile...

Tam evin merdivenlerinde önce çıktın sonra çıktın, kavgası başlıyor, ağlıyor, 5 kat çıkarken her katta derdimi anlatıyorum, kapılar açılıyor, kusura bakmayın rahatsız ettimler, evde kurabiye yapalım diye nidalar, bana baktın diye yeni bir çığlık seramonisi, yoruldum yatıcam merdivene diye ağlamalar vs vs vs...

Bazı günler, sanırsın bir elma şekeri, ye ye bitmesin istersin, "ayyyy ne şeker kızın var, ne akıllı" derler o zaman, güler geçerim. Sanırlar krizin k si yok, var ama ben kriz anlarını lehime çevirmeyi öğrendim çoktan bu küçük afacanlardan!


Oscar Wilde'den der ki: 
"Çocukları iyi yapmanın en iyi yolu onları sevindirmektir."


Çocuk sahibi olmadan önce, 0-6 yaş arasının çok önemli olduğunu, kişiliğin bu yıllarda oturduğunu duyduğumda abartılı bulurdum. Yaşadıkça öğrendim ki, gerçekten de doğruymuş bu. Tıkandığım, yorulduğum anlarda bunu hatırlatır dururum beynime, yüreğime. "Önemli bir iş yapıyorum, insan yetiştiriyorum" der, yola devam ederim. Hatalarım, içinden çıkamadığım durumlar, kriz anları yok mu, var. Hem de herkes kadar, ne az ve ne de daha çok. Ama kriz anlarını yönetebilmeyi öğrenince, işler kolaylıkla yoluna giriyor. Aslında sihirli bir formülü filan da yok. Sadece SABIR, beş harf, tek kelime!









No comments: