Saturday, July 13, 2013

Kısa Kısa Notlar ve X Işınları



* Bazen bu anlarda donmak ve kalmak istiyorum. Zaman hiç geçmesin, Öykü Ada coşkuyla deneyler yapsın, Lorin sayısız kere sorun çıkarsın, asi ve başkaldıran ruhu ile zorlasın bizi ve herdaim kedicilik oynamak istesin. Ada hep mantıklı, sorgulayan tavırlarla ve büyük insan edasıyla sorunlara yaklaşsın... Sanki içimden bir ses, bu günleri çok özleyeceğimi söylüyor. Tadını çıkarmaya, hayatı olabildiğince renklendirmeye çalışıyorum ama geçecek biliyorum... İşte bu nedenle bu notlar, yazılar çok kıymetli, işte bu nedenle bu satırları yazıyorum, beynimin çekmecelerinde bir gün hallaç pamuğu gibi yapıp bulamayacağım bir sürü anıyı, böylelikle biriktiriyorum işte...



* Kimi gün kafam çok karışıyor, kızlarla yeterince ilgilenip ilgilenmediğimi sorgulayıp duruyorum. Yanlarında konuştuğum konulara dikkat ediyor, hareketlerime özen gösteriyor, arızalarımı törpülemeye çalışıyorum. Ama bütün bu özene rağmen, sıkıldığım, bunaldığım yalnız kalmak istediğim anlarda bile suçluluk duyuyor ve geceleri yatağa yattıktan sonra kendimle kavga edip duruyorum. Hep bir eksiklik hali, hep bir yetinememe hali beynimi kemiriyor, nereye gitsem benimle geliyor. Öyle büyük bir sorumluluk hissi var ki bazen delirecek gibi oluyorum... İç sesim sürekli konuşuyor, Lorin ya da Ada susunca o başlıyor, o bitirince kızlar başlıyor. Sürekli beni mıncıklayıp duruyor. Hep bir muhalefet, hep bir sorgulama, hep bir memnun olmama hali kendimi kendime düşürüyor. Yani içimdeki beni her daim eleştiren, sorgulayan "ben" bana bir rahat vermiyor.



* İnsanların samimiyetsizlikleri, yalancılıkları beni çileden çıkarıyor. Nasıl bir ikiyüzlülük ve nasıl bir özensizlik içinde yaşanabiliyor, dahası bunu yutturmaya çalışıyorlar anlamıyorum. X ışınlarım var benim sanki, sinyal veriyor hemen böyle bir durumda, gerçi herkes hisseder bence. Gölgelerinden okunuyor oysa ve eğreti duruyor bütün yaşananlar. Bütün samimiyetimle davranıyorum, sonra sayısız kere duvara tosluyorum!

* Bir de yüzünü hiç görmediğim, görmek için sabırsızlandığım, üzüntüleri ile kaygılanıp, mutlulukları ile coştuğum dostlarım oluyor bu blog sayesinde benim. İnanamıyorum. Anne dostlarım, anne olmayan dostlarım... Bunca uzaktan X ışınlarıma doğru sinyaller geldiğine inandığım arkadaşlıklar kuruyorum ve çok mutlu oluyorum :) Bana biri bunları anlatsa inanmazdım ama ben bizzat yaşıyorum. Sosyal alemin hiç de yalan dolan olmadığını düşünüyorum, daha önce yazmıştım. Herkes ne ise o bence. Tabi ki yalan da var ancak, o da ya kendini belli ediyor, ya da gerçek hayatta da var zaten.

* Yalnız olumsuzlukların, acıların en büyük ilacı çocuk. Evet çocuk. Hani şair demiş ya, "gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiç bir yere gitmiyor" aynen öyle. Gökyüzü gibi hep yanımdalar. Acılardan, içinden çıkılamaz durumlardan beni çekip çıkarıyor çoğu zaman ya da bunalıma girmeme izin dahi vermiyor. İçimin kapılarını ardına kadar açıyor, denizin tuzunu tüm hücrelerimde hissetmemi sağlıyor. İlle kendi çocuğu mu olmalı insanın, sanmıyorum. Herhangi bir çocuk ile de kurulabilir bu ilişki ama, anne olmak işi zenginleştiriyor, başkalaştırıyor. Kimseyi üzmek istemem, anne olamayan ya da olmamışlardan özür dilerim ama bu bambaşka bir duygu. Gökyüzünden bulutlar yere inse, güneş eğilip selam verse tutmaz bu duygunun bu coşkunluğun yerini. Zor olmasına zor evet ama sana yaşattıklarının yanında bu zorlukları görememen de gözünü kör eden "aşk" yüzünden işte! Bu aşkın üzerine tanımam!



* Eski anneler derdi ya "ben çocuğumun gözüne bir bakarım, hemen anlar ne demek istediğimi" ben onu beceremedim hiç, daha doğrusu tercih etmedim sanırım. Ama son günlerde kendiliğnden yakaladık Ada ile bunu. Gerçi bu laf hani olumsuzluklar için, söz dinletmek için filan kullanılır ama biz Ada ile bambaşka şekilde kullanıyoruz. Mesela Lorin birşeyi anlamıyor, zorluyor bizi ya da olmayacak bir şey istiyor, Ada ile gözlerimiz havada buluşuyor ve aynı doğrultuda hareket ederek işin içinden çıkıyoruz. Bu beni inanılmaz mutlu ediyor. Ada artık benim arkadaşım oldu bile :)

* Bir de beynimdeki kelimeleri durduramıyorum, sürekli bir yazma isteği var. Sürekli içimden çıkarma, çıkarınca yerine üçer beşer gelme hali. Bölünerek çoğalıyorlar sanki. Mayoz, mitoz bölünme mi bilmem ama içimdeki serseri mayın gibi dönüp duran kelimeleri çıkarmadan ve bir baltaya sap yapmadan rahatlayamıyorum ben. Bir nevi hastalık hali. Sonra geçici bir huzur. Ve tekrar ver elini kısır döngü...

* Bazen bir arkadaşım geliyor, minicik mutfağımda çay eşliğinde sohbete dalıyor, mutlanıyorum. Nadir de olsa evden tek başıma çıktığım günlerden bile daha huzur veriyor bana böyle anlar. Bu mutfak sohbetlerinin sihirli bir yanı var. Bir nevi terapi, bir iyileştirme seansı gibi. Yalnız mekan mutfak olacak ille de ve mutlaka çay-kahve nedense


No comments: