Saturday, August 10, 2013

Kahta

Bambaşka bir coğrafyadayız. Güneydoğu'nun sıcak memleketinde, sımsıcak insanların arasında. Gözlerimi kapatıp huzura erdiğim, insanların maskelere ihtiyaç duymadığı, şehrin kaosundan uzak bir coğrafyanın tertemiz insanlarının arasındayım. İlk kez bayramın geldiğini Kahta'da hissediyorum, ilk kez bayram hiç bitmesin istiyorum. Yemekler hep birlikte şölen havasında yardımlaşarak yapılıyor, verilen aralarda çay ve muhabbet gırla gidiyor. Çocuklar öbek öbek bayramlaşmaya geliyor, kapıyı  çalıp yüzlerindeki aydınlık gülümsemeleriyle "bayramınız mübarek olsun abla" diyorlar. Size de oracıkta üç kelimelik bir cümleden, saf, temiz ve imkansızlıkların ortasındaki bu yanık tenli çocuklardan neşe bulaşıveriyor, üstelik katkısız.

Geleneklerin sürdüğü, herkesin saygıyla bayram ziyaretlerini sürdürdüğü, hala bayram yemeklerinin sabahın erken vaktinde yapıldığı, sanki İstanbul'u ya da büyük şehirleri esir alan karamsarlığın ve vurdumduymazlığın esamesinin okunmadığı, kasvetten uzak, tertemiz oksijeni ciğerlerinize çekerken, insan olmanın, insan kalabilmenin, öze dönmenin doruklarına ulaşıyorsunuz.

Sanki bambaşka bir boyutta gibi, sanki zaman yokmuş gibi, sanki "Alice Harikalar Diyarı'nda" gibisiniz. Masanın üzerindeki iksiri içince "insan" oluveriyorsunuz. Harikalar diyarında olmak demek, sadece "insan" gibi insanların arasında olmak demek aslında. Yoksa ne şatafatlı bir yaşama, ne de başka bir şeye gereksinim duymuyorsunuz. Sabahlara kadar bahçelerde sohbet etmek, başka bir dilden anlatılan hikayelere gülmek, insanlığınızın sınırlarını keşfetmek, kendi bencil şehir yaşamınızdan kopup hep burada kalmak isterken buluyorsunuz kendinizi.

Çok çocuklu yaşamlar, her şeyi paylaşmak zorunda kalan çok kardeşli evler, anne olmanın bin parçaya bölünerek yaşandığı, olanaksızlıkların da coğrafyası burası ne yazık ki. Ezberlerin bu nedenle bozuluyor işte; kendi yaşamına bakıp suçluluk duymaya bile başlıyorsun, dertlerin, şikayet ettiğin her sorunun, beyninin içinde pankartları almış eline, sana savaş açıyor sanki. Sıkıntıların nokta olana kadar küçülüyor. Bütün bu negatif etkileri görünmez kılıp, neşeye çeviren, şaka yapmaya bayılan, esprili ve zeki insaların arasındasınız. Tatlı bir rüyada gibi, ılık bir suda yüzer gibi, denizin dibine dalıp, yepyeni renkteki balıkları keşfeder gibi.

Gittiğin her evde çok önemli bir insan olduğunu hissettirmeler, mutlaka "aaa olmaz, bir çay daha iç" demeler, saygıyla dinlemeler, sohbetin doruğuna çıkmalar, misafiri başının üstünde tutmalar, "insan" olduğunuzu hatırlatıyor işte. Bütün evler bir dolup bir boşalıyor ve asla boş kalmıyor. Bulduğun bir boş vakitte, büyüğün ya da küçüğün farketmez, mutlaka bayramlaşmaya gitmeler var burada. Size gelene mutlaka gitmek, aynı gün  içinde bir insanı  üç kere görme ihtimali var burada. 'Gılor' denilen gelenekselleşen bayram pastası var burada.

Hayallerimin arasında emekli olunca, bir sayfiye kentine yerleşmek ve organik tarım yapan bahçe kurmak fikrim filan yok benim, ama ben ilk kez burada kalmak istiyorum, "insan"lığı bulana kadar...




No comments: