Monday, August 19, 2013

Yollarda Bulurum Seni


Yolculuklar hep güzeldir, yeter ki iyi şeyler için olsun... Uçakta boya kalemleri, dergiler ve boyama kitapları hayat kurtarır demiş miydim? Haaa bir de çubuk kraker. Yalnız Lorin yapacağını yaptı yine. Uçağa biner binmez, ilk sırada oturan tanımadığımız bir amcaya, olanca ciddiyetiyle "ama kemerini bağlamamışsın, çok tehlikeli, bağlamalısın" diyerek uyarısını da yapınca amca da uyarıları dikkate alıp, uçak kalkmadan kemerini bağlamak zorunda kaldı.



Maviş, Ada'nın yanından ayırmadığı ayıcığı. Sürekli kaybettiği, ağladığı ve sonra da bulduğu, yanından asla ayıramadığı mavi küçük bir ayıcık işte. Valiz hazırlarken bile, "Anne Maviş'i unutmayalım, unutursak çok ağlarım" dedi durdu. Ada, "Maviş valizlerin yolunu merak ediyormuş anne, valizde gelecek" dedi. Aslında kendisi deli gibi merak ediyor, elinden gelse, valizde ben gideyim diyecek. Sonra durdu durdu, "yok yok benimle gelecek, ayrılamıyormuş" dedi. "Bir dahaki yolculukta orayı görecekmiş" dedi. Peki valizde gitmeyecek, tamam. Ama "ya Maviş acıkırsa" diye bir gün öncesinden yediği bir pudingi yumurtalığa doldurup, strech film kaplamış ve valize koymuş. Evet valize!!! O küflenecek, kokacak, dökülecek filan, kimin umurunda? Canım maksat çocuğun yaratıcılığı gelişsin :) Hayır, bitmedi! Ada bu belli olmaz, demiştim size. Bir de poşet çıktı, gizemli mi gizemli, sıkı sıkıya bantlanmış üstelik. "Bantları açsam mı, bana kızar mı, içinde ne var acaba?" diye düşünürken, poşetin yanından sızan sıvıyı farkettim. Poşeti açtım hemen, içindekileri sayıyorum: yarıya kadar dolu bir kolonya bidonu, evet bidonu, bir boş ve bir de yarı dolu şampuan şişesi, içinde hafif pembe bir su bulunan pet şişe. Gözlerime inanamadım. Bütün bunları neden aldığını anladım, ah Ada'nın iksir yapma merakı! Çocuk malzemelerini de götürüyor yanında işte ne var? Bantlaması da ayrı bir olay :) Önce koymasam mı diye düşündüm ama sonra üzüleceğini, kızacağını bildiğim için koymaya karar verdim. Hemen sıkı sıkıya tekrar kapatıp, bir kaç poşete daha koyup, valize geri koydum. 


Maviş ayıcığın, pudingden bozma yiyeceği

Vee Kahtadayız..

Kahta'da genelde yerde oturuluyor ve yemek de yerde yeniliyor. Tabii isteğe göre masada yiyenler de var. Ama kızlar bayıldılar yerde yemek yemeğe ve uyumaya. Babaannenin balkonunda oturup kitap okumanın keyfi ise paha biçilemez. Eve girer girmez, "baba odan neresi? baba oyuncakların var mı?" soruları arasında evi gezen Ada ve Lorin evi çok beğendiler. Hemen oyun oynamaya giriştiler.


Çocuklar! Ah güzel çocuklar... Oyunun dili, rengi de yok. Çocuğun olduğu her yer heyecan ve mutluluk aşılıyor. Havayı bir anda cıvıltı kaplıyor. Kahkahanın rengi, gökkuşağına dönüşüyor. Çocuklar iyi ki varlar. Kahta'nın çocukları da Kahta'ya benziyor. Naif, kırılgan, temiz. Bir de içlerindeki coşkuyu çekip çıkaracak birini bekleyen bir havaları var.






Adıyaman'da kendimi İstanbul'da gibi hissediyorum. Şehirden kopuk siteler, beton yığını ve soğuk duvarlar. İçindeki insanları da bir süre sonra kendisine benzetecek olan devasa apartmanlar. Kısmen Kahta'da da başlamış apartmanlar. Konforu arayan insanoğlu, kendini ucube apartman dairelerine hapsetmeye pek meraklı. İnsan ölçeğinde olmayan, şöyle tepeden bakan bir form daha çekici oluyor nedense. Keşke Kahta şu anki halini restore ederek, yenilenerek koruyabilse, kendi öz kimliğini kaybetmese, kişiliksiz apartmanlarla işgal edilmese. İşte Kahta'da çok güzel bahçeler var, insan ölçeğinde evlerin bahçeleri. İnsanların özenle, sabırla ekip biçtiği caanım bahçeler. Toprağa oturup, gözlerini kapatıp huzura erebilirsin sanki... 



Sabah uyanınca güvercinlerin yumurtasını bulduk camın önünde. Babaannemiz uyardı, dokunmamalıymışız eğer dokunursak güvercinler insan kokusunu alıp, yumurtanın üstüne bir daha yatmaz, hatta yere atıp yumurtayı kırarmış. İki demirin arasında yerdeki güvercine ait yumurtalar.



Ada bu, bizi büyüleyen kentte her gün günlüğünü yazmaya devam etti.



Lorin her gün mahalleden yeni bir arkadaş buldu.



Tabii ben de boş durmadım. Heyecanla buluşmayı beklediğim arkadaşım Sibel'e kavuştum. Hayat çoğu kez anlamını arkadaş yanında buluyor. Coğrafyanın mı etkisi, havada sihirli bir şeyler mi var bilmiyorum, arkadaş ile sohbetin yerini hiçbir şey tutmuyor, kolay bulunmuyor. Yine Kahta'nın insanları da Kahta'ya benziyor. Kocaman yürekli, sevgi dolu, mert, harbi ve alabildiğine dürüst. 



Halamız ve kızları ile yemek tam bir şölen havasında yapılıyordu. Yöresel yemeklerin tadı damağımda kaldı. Kahta'nın öyle zengin, sağlıklı ve muhteşem bir mutfağı var ki gitmeden anlayamazsınız. İstanbul'da bilmem ne sofrasına giderek değil, bizzat Kahta'ya giderek yaşamalısınız, o havayı solumalı, yemeklerini yemeli, insanlarını tanımalısınız. Balcanedew, pırpar, sogulme, danı (hedik), danreş, yoğurt çorbası, çiğ köfte, gılor, evde yapılan ve fırına götürülüp pişirilen lahmacun, bunları yemeden Kahta'dan da bu dünyadan da ayrılmayın derim ben :)



Ah bu halalar! Hamaratlıkta üstlerine yok tabii ama bilgisayar oyunlarına da bayılırlar. Halaya göre; "dikkat dağınıklığını toparlama"nın en iyi yolu, ipad ile ya da telefonla oyun oynamaktır. Hatta bir ara sıraya koyup, tartışma bile yaşadılar, ama keyifli atışmalardı elbette :)





Misafire şeker ve kolonya tutmak çok zevklidir. Eğer unutulursa babannenin içine dert olur, günlerce söyler. Bu asli vazife de Ada ve Lorin'e aittir.




"Ada'nın Ada diye bir arkadaşı var, benim neden Lorin diye bir arkadaşım yok" diyen Lorin de adaşı ile buluştu. Habip'in çocukluk arkadaşı da kızına aynı ismi koyunca, bize de onunla eğlenceli oyunlar oynamak düştü. Kedicilik, köpek balığıcılık, evcilik, doktorculuk sadece birkaçı :)




Gece mesailerinde babaannelere kitap okumak gerekli. Balkonda püfür püfür esen havada, demli çay eşliğinde kitap zevki bu işte.




Kahta'nın barajı da nefis yemekleriyle, manzarasıyla şahane. Sunilikten çoktan çıkmış, Kahta, barajı da kendisine benzetmiş, doğal bir deniz havasına sokmuş çoktan...




"Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı" demiş Orhan Veli. Kahta'da kahvaltı ederseniz işte o zaman anlamını daha da çok bulacak bu cümle. Fırına her sabah patlıcan ve biber atmalar, tırnaklı ekmek denilen pidenin çok daha lezzetlisi olan yöresel ekmeği ile yapılan kahvaltılar yaşadığınızı hissettirir cinsten. Kahvaltıda süzme yoğurt veya ayran da olmazsa olmazlardan. Bir de demli çay, sohbet, muhabbet, daha ne olsun...


Adıyaman kalesinde ramazan ayında atılan topun yanında fotoğraf çektirmeden olmazdı.




Tabi ki zıpzıpa binmeden de. Sibel ablaları Lorin ve Ada'yı bundan daha fazla mutlu edemezdi sanırım.







Yöresel bir yemek olan "hedik" yedik bir de. Sibel'in  ve muhteşem yemekler yapan ablasının davetlisiydik. Hedik harika bir yemek, hani buğday, nohut, kekik falan var içinde. Burada da yapabilirsiniz belki ama oraya özgü baharatların tadı, aroması bile farklı. Yani her şey yerinde, yöresinde, mekanında güzel.



Sen hedik yemeği bırak, makarnaya gel. Ee benimle de böyle ilgilenen, ne istersem yapan, çevremde fır dönen ablalar olsa nazın biri bin para olur elbette.



Hala ve halanın kızları hamarat olunca, Ada da nasibini aldı. Bulaşık yıkamaya, yemek yapımına yardım etmeye bayıldı. Köpüklerle oynarken zevkten dört köşe oldu.





Artık İstanbul'a havaalanına inince, İstanbul'un trafiğine girince, nemli havasını soluyunca boğuldum. İlk kez başka bir şehirde yaşayabilirmişim gibi hissettim...




Herkes kendi yoluna... Valiz ne kadar ağır olsa da, hava değişimi, yorgunluk olsa da her şey, her yet itinayla oyun alanına çevrilir işte...



Kahta ile ilgili yazım için tık tık...

No comments: