Saturday, September 07, 2013

Belkıs Teyze



Eskiden Belkıs teyze otururdu bizim mahallede. Böyle çok bilgiç tavırlı, her olaya mahalle muhtarı havasında karışan, çocukların oynamalarına "ses oluyor" gerekçesiyle kızan, nemrut, hani şu dizideki Vasfiye Teyze'nin moral bozmada kendisiyle yarışan ve sevimsizlikte bir üst modeli. Karşısındaki insanlara çocuk-yetişkin ayırtetmeksizin oldukça itici yaklaşan, bir yere gidecek olsanız, birden camda bitiveren bir kişilikti. Mesela size biri geldi mi hemen kapıyı açar, ayakkabıları içeri alıyor gibi yapardı, eğer içeri alınacak ayakkabı yok ise, sütçü geldi sandım, eşim bey geldi sandım, atsinağını evden çıkarmaya çalışıyorum gibi bilumum nedenler ileri sürer ve illa ki o kapıyı açar sorguya çekerdi. Bazen insanüstü bu varlığı inceler inceler, büyüyünce herkesin "Belkıs teyze" moduna geleceği bir gün olmaz umarım diye dua ederdim. Marquez romanlarından fırlamış bu tiplemeyle aynı apartmanda soluduğumdan olsa gerek, çekirdek yiyemem hala. Zira kapının önüne konuşlanıp, çekirdek çıtlayarak her geçişte ifade alırdı sorgu memuru edasıyla. Terlediğimi, bunaldığımı, yanaklarımın al al olduğunu, okuldaki sözlüden bile daha çok kıstırıldığımı daha dün gibi hatırlarım.

Şimdi Belkıs teyze olsa kesin bana şöyle derdi, gözlüğünün altından, "aaaah evladım, hazır bezler, hazır mamalar yoktu bizim zamanımızda, sonra biz bir de üstüne yaşlı kayınvalidemize bakardık, ondan sonra böyle hazır yemekler neyim yoktu, herbişeyi kendimiz yapardık" diye başlar, baklava açmaya konuyu vardırır, nasıl olduğunu anlamadığın bir şekilde konu oradan buradan derken esnemeye başlarsın, ders mers çalışacağın varsa, melaike olur uçar hepsi, neredeyse nefes alacak oksijenin kalmaz! Bir süre sonra konuşmalar sadece ses olarak duyulur, sanki karşındaki kadın, vakum gibi olan ağzını açmış, bütün enerjini emmiştir. Kadını daha görür görmez bir nefes darlığı, bir fenalık geliverir üstüne. Serde büyüklerine saygı göster kalıpları itinayla işlenmiş olduğundan, böyle büyük diye saygıda kusur etmeyeyim, eğilip büküleyim, büyüktür üzmeyeyim diye dinlerim, uykum gelene, annem çağırana değin. Oyun oynarken annemin sesini duyduğum zaman mutsuz olduğum, camdan başını yarıbeline kadar sarkıtarak yaptığı bağırma eylemini, tam da Belkıs teyze ile konuşurken duyduğumda sevinçten ağzım kulaklarımda "annem çağırıyor" diyerek atlaya zıplaya evime dönerdim. 

Bazen o böyle konuşup, sorular sorar, oradan da kendi dertlerine geçerdi. Bacaklarındaki siyatikten, sol omuzundaki romatizmadan başlar, şeker, kalp, tansiyon hepsini sıralar, sanki doktor olmamı öğütler gibiydi. Bilmiyordu ki, o anlarda doktor olmamaya and içmiştim. O böyle konuşup dururken, kaçışta yoktu madem, bir yerden o dönemler okuduğum Kemalletin Tuğcu bitiverirdi karşımda. Aslında o kitapları okumamızı öğretmenimiz yasaklamıştı. O zamanlar daha da çok merak edip, alıp okumaya başlamıştım çoktan. Sonra anladım ki, oldukça acıklıydı romanlar ve hep yaralı, zavallı insanların, büyük acıların anlatıldığı için çocukların okumalarını istemiyordu. Kemallettin Tuğcu bir romanın ortasında olduğumu fısıldıyor, acilen annesini kaybetmiş bir çocuğa yardım etmem gerektiğini söylüyor, ben de maceraya atılıyordum. Bazen de Yaşar Kemal apartmanın köşesinde beliriyor, uçcuz bucaksız Toroslar'da buluyordum kendimi. Giderek Belkıs teyze ile karşılaşmalarımız heyecanlı bile olmaya başlamıştı. Ben kaldığım yerden maceraya devam ediyordum o da konuştukça konuşuyordu. Uğultu halinde duyduğum bütün sözler, filmin arka müziğini oluşturmaya başlamıştı. Tüm hücrelerim aydınlanıyor, kadının beni her çağırışında, suratımdaki sırıtmayı, anlamsız neşeyi çözemediğini içten içe görüp seviniyordum. Ve ben onunla karşılaşmadıkça, kafamdaki hayali yerlere gidemiyor, devam filmini çekemiyordum. Onunla konuşmalarımız, azaptan çıkıp, renkli bir serüvene dönüşmüştü. 

Bir süre sonra, ondan kaçmadığımı hissedince beni evine çağırmaya başladı. Tek başına bir kadındı. Eşi vardı ama sanırım eve yatmadan yatmaya geliyordu. Çocukları evliydi ve onlar da pek arayıp sormuyordu kanımca. Şimdi hayal meyal evini hatırlıyorum, antikacılar çarşısını neredeyse o eve taşımış gibiydi. İtiraf etmeliyim ki, güzeldi. Mutlaka evinde hep kare çikolatalar olurdu ve bana onlardan ikram ederdi. Kadıncağızın bu çok konuşan hallerini, dertlerini küçük bir çocuğa anlatacak kadar yalnızlığını hissettiğimde içim acımıştı. Ona mahallede asla laf söyletmemeye ve artık halini hatırını sormaya ve sahiplenmeye başlamıştım. Oysa onu seven yok gibiydi neredeyse, hatta dışlanmıştı. Hırçınlığı, herkese karışması, meraklılığı, çocukları azarlaması, hatta hastalıkları bile hep yalnızlıktan ve ilgisizliktendi. Evinde ona kitap okumaya, sohbet etmeye başladım. Dostoyevski ile de o zamanlar tanıştım işte. Beni etkilediği derinlikli romanların arasında kaybolur, vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık. Evine her gittiğimde köşede oturan, o kitaplardan birinin arkasındaki fotoğraftan tanıdığım Dostoyevski de bize eşlik ederdi. Artık müziğimiz de evdeki eski taş plaktan çalıyordu. Gitgide, Belkıs teyzenin üzerine bir sakinlik, sevimlilik çökmüş, adeta ziyaretlerimle değişmiş, bambaşka biri olmuştu. Ya da ben artık sevmeye başladığım için onu güzel de bulmaya başlamıştım, bilmiyorum. 

Bir süre sonra oradan taşındık. Ve ben Onun, yapayalnız "arkadaşımın", vefatını duydum. Kalbimin ilk acısıydı, çocukluğumun hayal dünyasının başrolündeydi. Acım büyüktü, kendi kendime odaya girip, Dostoyevski okuyup onu anmaya çalıştığımı hatırlıyorum, ağlayarak. Bana yaşattıkları ve o günlerin damağımdaki tadı olağanüstüydü, yaşadıklarımı yazıya dökebildim mi, bilmiyorum ama farkında olmadan çok şey de öğretti bana. 

Grinin tonları vardı işte, siyah ve beyaz değildi hayat da, kalpler de. Ve sevgi her şeye olduğu gibi, bütün duruluğuyla, haşmetiyle iyi geliyor insana, iyileştiriyor. İYİLEŞME iki türlü oluyor, hem iyi bir insana dönüştürüyor, hem de bütün hücrelerine iyi geliyor katıksız bir sevgi. Sevginin iyileştirici gücünü yaşayarak öğrenmenin hazzını hala hiçbir şeye bulamadım...


No comments: