Wednesday, October 30, 2013

Evlilik



Anneliği boyut değiştirmek olarak görüyorum ben. Daha önce yazmıştım. Evlilik de biraz böyle sanki. Tek kişilik bir boyuttan, ikili bir yaşama, ikili bir boyuta geçmek gibi. Bir önceki yaşamınızda olanları unutup, yeniden bambaşka bir yaşama doğuş gibi. Bir nevi yaşarken "reenkarnasyon" belki.


Bu ikili boyutta, tıpkı üç boyutlu sinema izlerken olduğu gibi, gözlük takmalısınız. Yoksa görüntüler düz, boyutsuz ve cansız olur. Oysa gözlüğünüz varsa, tam içinde olursunuz olayın, yaşar, yaşatırsınız. Coşku ve tutku size geçer, sizden de partnerinize. Bu gözlüğü takabilmek için, önce kendinizi, sonra da karşınızdaki insanı iyi tanımanız gerekir. Örneğin "şu kadar yıldır tanıyordum ama birden değişti" gibi sözler aslında o kişiyi tanımadığımızı göstermez mi? Çünkü insan değişmesi en zor olan canlıdır. Ve bu değişim ya çok çok yavaş, ya da kanaya kanaya olur. Aslında o insan size bir çok ipucu vermiştir de, o gözle ya da başka bir gözle bakamadığınız için görememiş, ayrıntıları seçememiş olabilirsiniz. Yani hayatın getirdiği ipuçlarını, izleri iyi değerlendirmek gerekir. Şimdilerde evrenin işaretleri gibi baktığımız şey aslında hayatın kendisi ve onu iyi okuma becerisi diye düşünüyorum.


Çocuk gibi evlilik de senin yapılarınla yüzleşmeni sağlar. Örneğin, çocuk büyütürken, sen eğer bu yüzleşmeye izin vermeyip yapılarını korumaya devam edersen, çocuk harcanır. Tamamen kendini çocuğa bırakırsan da kendini silersin. Evlilikte de aynısı olur, kendini, zaaflarını, zayıflıklarını, güçlü yanlarını tanıyıp bilip, kendinle ve yapılarınla yüzleşip, üstüne bir de bunların yıkılmasına, bazen yeniden inşasına izin verebilirsen, bu ilişkiyi sağlam bir zemine oturtabilirsin. 


Evlilikte sen ve ben kaybolarak, daha da doğrusu bir potada eriyerek BİZ olabilmelidir. Ama biz olurken de herkes kendinden de geçmemelidir. Kendini kaybetmemeli, yok etmemelidir.  Bazı yıkılması gereken tabular itinayla yıkılmalıdır. Kendinde değişmesinin imkansız olduğunu düşündüğün bir çok durum birden sonlanır, eğer izin verirsen. Kişisel gelişimin, olgunlaşmanın bir yolu çocuk sahibi olmaksa, bir yolu da evlenmektir. Defolarını görebildiğin, ilişkinin samimiyetiyle ve rahatlığıyla, karakterin şeffaflaştığı, kendini koyverdiği, tamamıyla güven üzerine kurulduğu bir bütün olabilmelidir insan evlilik ilişkisinde.

"Bunca yıllık ilişkimizin anahtarı, birbirimize bir tek gün dahi sesimizi yükseltmedik, asla kavga etmedik." diyenleri samimi bulmam ve inanmam. Annenizle dahi tartışırsınız, yeri gelir çocuğunuz size çemkirir, siz en yakın arkadaşınıza kızmaktan deliye dönebilirsiniz. Bütün bu duygular, kızgınlık, öfke, kırgınlık, yakınlığın sonucudur, olmazsa olmazıdır bir ilişkinin. Her şeyin durağan, olması gerektiği gibi, filmlerdeki gibi olması bence aldatmacadır. Yüksek frekanstan sesler çıkmadıkça, kavga gürültü olmadıkça, ilişkinin de tadı çıkmaz aslında. İnsan yeri geliyor, hayatla, kendiyle kavga ediyor, partneriyle nasıl etmez?

Bence, çocukla çarpışarak diyalektikle oluşan atmosfer aile demek oluyor. Yani, ya çocuğu son derece disiplinli yetiştirip yok saymak ya da rahat bırakıp hiç ilgilenmemek ama çocuğu özgür saymak herkesin kendi kompartmanında yaşaması anlamına gelir. Oysa bu özgürlük değildir, bütünleşilememiş bir ilişkidir. Evlilik de böyledir. Ya herkes birbirini tamamen yalnız bırakır, ama "biz özgürüz" diye kendini kandırır ya da aşırı sıkar, her adımı birlikte atmaya, birbirine gömülmeye birbirini boğmaya başlarlar. Her iki durumda da bir "bütün"lük sağlanamaz, birleşme tam olmaz. Her iki tarafın da nefes alma alanları olmalı, şeffaflık ve güven asla kaybolmamalı, tüm yanlarıyla kişiler birbirlerini kabullenmelidir bu ilişkide. 






No comments: