Sunday, October 06, 2013

YANSIMALAR



Hayat benim için YANSIMA demiş miydim? Gülümsediğinizi hissediyorum. Zira blogumun çıkış noktası ve adı da oradan geliyor. Aslında benim hayatımı yansımalar ve ayna prensibi yönlendiriyor çoğunlukla desem! Ya da bakış açımı çok etkiliyor desem. Yani ben ikili ilişkilerden tutun da, arkadaşlık, sevgili, eş, çocuk, anne, baba, her tür ilişkinin, hatta hayat ile kurulan ilişkinin dahi 'YANSIMALAR'dan beslendiğini düşünüyorum.


Şöyle ki, hani fizik dersini hatırlayanlar vardır. İçbükey ve dışbükey aynalar. Cismin durduğu noktaya göre, görüntünün yeri değişir bu aynalarda. Kimi zaman, kendini olduğundan büyük gösterir, gözlerin kamaşır. Sanırsın ki bulunmaz Hint kumaşısın. Yaşamını da böyle şekillendirdin mi, vay haline. Kimi seni olduğundan küçük gösterir, fazla tevazudan kırılırsın, gerek yok ki buna. Çoğu kişi anlamaz zaten aşırı kibarlığını, basar geçer üstüne... Aslında düz ayna olmak iyidir, olduğu gibi görünebilmeyi başarmak.


Üniversitedeyken, tiyatro gurubumuz vardı. Hazırlık çalışmalarında ayna oyunu oynardık. Herkes karşısındaki ile aynı hareketi yapmaya, senkronizasyonu tutturmaya çalışırdı. Mesela karşındaki saçını mı düzeltiyor, sen de aynısını yapıyorsun gibi. Bazen aynı hareketleri, neredeyse aynı anda yaparsın ve oluşan enerjiden iyi şeyler ortaya çıkar. Kimi gün de hiç tutturamazsın, sen sağ elini kaldırırsın ekürin sol, sen umutla bakarsın, o kötümserdir. Enerjiler çarpışır, birbirini sönümler, keyfin kaçar, prova güme gider.


Hayat da böyle değil midir? Seni coşturan, enerjine enerji katanlar, yansıttığını alıyor ve hissediyor demektir. Oysa bir de enerjini emenler olur. Kara bir nokta gibi tümünü soğururlar.



İçimin nehirleri taşınca bazen, kendimi klavyenin başına çoktan geçmiş, yazarken buluyorum. İşte bu nehirlerden dışarı akınca duygularım rahatlıyorum. Önce karnım ağrıyor, sancılarım artıyor, kelimelerim hapis kalınca içimde. Psikolojik ya da değil ama ağrıyor. Siz deyin duygu yoğunluğu, ben diyeyim hassasiyet, oluyor işte...


İçimin kelimeleri yüklenince, bulut olup yağınca, yani ferahlayınca, ardından gökkuşağını buluyorum hep. Bazen renkleri soluyor, uğraşıyorum, yeniden parlasınlar istiyorum. Bazen renklerimi kaybediyorum, gücümü toparlayıp, yeniden asılıyorum. Duygularımın içinde kayboluyorum ve bir bir yakalıyorum, her rengi. Mor kanatlanmış bir kelebek misal, mutluysam ben. Mavi içimdeki nehirlerim benim, sarı güneş'im, bir parlayıp bir sönen ama her daim yanan altın ışıltım benim. İçimdeki bulut ise, gökkuşağının bütün renklerini barındırıyor, çünkü onlar benim kelimelerimle dolu. Duygularımın cümleye dönüşmüş, yağmayı bekleyen hali...


Belki de hayattır kelimeler, hayattan soğurduklarının yeniden hayata bırakılmasıdır. İçinde kaldığı sürece donakalan "hayatın kelimelere sıkıştırılmış hali" seni de dondurur. Yağınca kelimeler, özgürleştikçe, yeniden hayat buldukça sen de yeniden hayat bulursun. Bu süreçte yaşadıklarındır sana kalan, sana düşen de "An"ların "Anı"lara dönüştüğü süreci yazmaktır.


Hayatın yansımalarıdır bulutu yükleyen, Annece Yansımalar'da dile gelen...

No comments: