Monday, December 23, 2013

Habitus Hazretleri ya da Bagajlarımız





Hafta sonu kızlarımla iyi vakit geçirmek için, tiyatro ya da sinemaya götürmek istiyorum. Herkes mutlu mutlu giyinirken, Ada fizahı koparıyor, "saçım çok kötü aneeeaaağğğhhh, yapamıyoruuuumm" diye. Sabırla yaklaşıyorum önce yardım etmek istiyorum ama ağlamanın da çığlığın da dozu giderek artıyor. Bir yandan evden bir an önce çıkabilmenin telaşı, bir yandan iki çocuğu mutlu bir şekilde hazırlayabilmek; gücüm tükeniyor böyle anlarda. Arkadan Lorin topladığı bütün oyuncakları, boya kalemleri, resim defterleri, taç, toka, bütün kediler ne var ne yoksa bir çantaya tıkıştırmaya çalışıyor, o yetmiyor poşetlere dolduruyor. Altı üstü bir saat sürecek olan bir tiyatro oyununa gidiyoruz. Elimizde market poşetleri, bilimum oyuncağın olduğu rengarenk çantalarla tiyatro salonuna, Lorin ve saz heyeti olarak girmek durumunda kalıyoruz. Sabrım azalıyor, az sonra kendi sesimden korkacağımı biliyorum. Bağıracağım. Kriz daha da büyüyecek, herkes ağlayacak, mutsuzluk bulaşıcı bir şekilde tüm eve yayılacak. Tam o an yeni edindiğim bir şeyi yapıyorum, kendi dışıma çıkıp, dışarıdan nasıl göründüğüme bakıyorum. Ya da başka insanların yanında nasıl da kibarlaştığımızı düşünüyorum. Çocuklarımız da bu özeni hakkediyor bence. Dışarıya farklı ya da iyi görünme çabamızın her birini çocuklarımız daha çok hakkediyor. Çünkü onları hayata biz hazırlıyoruz. Çünkü onlar bizim minik birer yansımamız olacaklar, çünkü ben hayata doğru ve güzel yansımak istiyorum. Çünkü ben hayata getirirken kendi fikrini almadığım bu yeni bireyi, hakkını vererek yetiştirmek istiyorum. Çünkü anne olmayı ben istedim ve anne olmak da çok kolay bir iş değil.

Pierre-Felix Bourdieu insanların habituslarından bahseder. Habitus, içselleşmiş dışsallık, bireyselleşmiş toplumsallık, öznelleşmiş nesnellik olarak tanımlanabilir. Nasıl ki, habitat canlıların yaşam alanı ise, habitus da insanın kendi kendine oluşturduğu yaşam alanı. Yani bir bakıma, bagajlarımız...

Habitusumuzun oluşumunda çoğu zaman düşünce süzgecimizden geçirmeden olanı olduğu gibi bagaja atarız. Böylece habitusumuz, bizden geçerek, bizsiz oluşur. Çünkü biz hayatın koşuşturmasından dışarıdakini düşünerek içeri atmaya "fırsat" bulamayız.  Böylelikle, annemizden bize, muhtemelen, onun da annesinden gelenlerle, düşünmeden, gelişmeden, yaşayıp gideriz. Hem daha çok annemize benzeriz, hem de çocuğumuza, ondan da kendi çocuğuna kadar geçebilecek, bir sürü hayatı etkilemiş oluruz.

Habitusumuzda çocukluğumuzdan beri taşıdığınız donukluklar var. Biz bir vesileyle bu donukluklarla yüzleşip yenilemezsek "güncellemezsek" habitusumuzu,  öylece kalır orada o donukluklar ve hiç ummadığınız bir anda karşımıza çıkıverir. Yıllar önceki bir içselleştirme ile habitusumuza attığımız şey, öylece bizi beklemektedir.

Tam kriz anlarında, zorlandığımda yani, farkediyorum ki, anneme dönüşüyorum. Eleştirdiğim ne varsa tam da o şekilde yapmak geliyor içimin en derinlerinden. Bu derinlerdekiler, normal zamanda çok da açığa çıkmıyor. Maddenin en gizli köşesinde kalmış sıradan gibi görünen ama en değerli davranış şekli. Sıradan çünkü, "davranışlarınız yaşama şekillerinizdir" kalıbının destekleyicisi. Sıradan çünkü, annenin, anneannenin ya da seninle en çok vakit geçiren kişinin davranışları, ya da tüm toplumsal bakış açısının davranışa dökülmüş şekli, içindeki hücrelerin derinlerinden kafalarını çıkarıyor bir bir. Değerli çünkü, yarın öbür gün öylece, hiç düşünmeden, kendini frenlemeden, dudaklarından dökülüverecek, daha da ileriye giderse, seni ele geçirecek bir davranış şekli. İşte bütün bunlar, benim habitusuma attığım, farkında olmadan yaşadığım, sıkıştığımda da, düşünmeden kolaylıkla başvurduğum davranışlar. Sen o an bir yandan çok rahatsın, çünkü düşünmeden davranıyorsun. Yani, otomatik pilot devrede o anda. Hayatın ve davranışların senin kontrolünde değil, hiç düşünmeden yapıyorsun. Avrupa yakasındaki Şahika karakterinin sıkıştığı anlarda dediği gibi, "kalitemi bozdurmayın" repliğini yaşıyorsun.

Bazı anlar kendime çok kızdığım anlar, benim otomatik pilotumun devrede olduğu anlar oluyor. Kızlarıma sinirlendiğimde hatta bazen bağırırken kendimi yakaladığımda mesela. Annemi kıyasıya eleştirdiğim, çoğunlukla hoşlanmadığım kelimelerin tıpkısını kullanarak, içime annem kaçmış gibi oluyor adeta. Bu eleştirdiğim yanlar tam da üstüme yapışmışken, içimden diğer ben çıkıp, içselleşmiş beni yaka paça kapının önüne koymak istiyorum, kapının önüne ya da hayatımın dışına.

Çocuklar bizim habituslarımızı görür, cümlelerimizin, mimiklerimizin habitusumuzdaki karşılığını bilir. İpin ucunu habitusumuza kaptırdık mı, hayatın elimizden kayıp gittiğinizi görürüz. İşi habitusa bıraktığımızda davranışlarımız otomatiğe döner. "Nasılsın?" sorusuna her daim düşünmeden verilen "iyiyim" cevabı gibi olur hayatımız...

Çocukların kendi habituslarını oluştururken gördüklerini otomatik olarak "hap" şeklinde habitusuna atmaması için, sorgulamasına, her şeyi sormasına, bizi sarsmasına izin vermeliyiz. İzin vermeliyiz ki, kendi davranış şekillerini, oluşturabilsinler, kendileri olabilsinler. En önemlisi de kabuklarını çatlatıp, kırmayı başarsınlar. Ezberleri bozmanın, normlardan sıyrılmanın tadına varabilsinler.

Aslında habitusumuzda içselleştirdiğimiz dünya, bize ne yapmanız gerektiğini belirtir ama belirlemez diyor Bourdieu. Tabi habitusumuzun bizi  by-pass ederek belirlemesine izin vermezsek!

Artık Senin Annen Değilim için bir tık...



No comments: