Thursday, May 29, 2014

BaĞzı Durumlar



- Keşke hayat Nil'in şarkısındaki gibi olsa, karşındaki ile yakınlaşmaya başladığında şöyle dese: "Sen beni boşuna hiç kalbinin oralara koymaaa, kollarını bana sarmaaaa, kalamam oralardaaaa" Uyarı tonlamasını duyduğumuzda koşar adım kaçsak oralardan, kalbimizi de alıp. Aksi halde, duvara tosla ve bir daha sıkıysa fabrika ayarlarına geri dönmek için uğraş dur. Bu sadece eş ya da sevgili için geçerli değil, dost, arkadaş için de geçerli. Hayır aldığın darbe bir yandan, ders çıkarayım da, akıllanayım diye çaban bir yandan, hiç akıllanamaman diğer yandan uğraş dur... Hayat ne ki sonuçtaaaa, anlık bi buluşmaa...


- Ben bazen bize karşı değiştiğini düşündüğümüz veya haksızlığa uğradığımızı hissettiğimiz insanların da bir şekilde "hack"lendiğini düşünüyorum. Sanki içlerine kaçan bir virüs var ve sana karşı bambaşka bir tutum sergiliyor. Halk arasında buna "dolduruşa gelme" diyen de var. Ama bana kalırsa bu yine de "hack" lenme olayı. Bazen kendinin bile o garip tutumlardan haberi olmayanlar için özellikle öyle olduğunu düşünüyorum. Aklı başına gelene kadar çekip gitmeli mi, kalıp didişmeli mi bilemesem de şunu düşünüyorum; e ama onlar da "hack"liiiiii...


- "Anne"lerin esnekliğinin gramı babalarda olsaydı dünya daha güzel bir yer olurdu kanımca. Çocuğunun canı sıkılınca okul bahçesine yakartop oynamaya başladığımız Beril'in (Lorin'in arkadaşı) annesiyle kendimizi nasıl kaptırdıysak, güvenlik görevlisinin "gerçekten bunlar kafayı yemiş" diye bakan gözleriyle burun buruna gelince anladım. Üstelik o da baba, henüz küçük de bir bebeği var. Ama gelecekteki halini merak etmeden duramıyorum, "kalede olacaksın baba ve bütün golleri yiyeceksin" diyen bir zıpır oğlan olmayacaksa ben de neyim... Anne demek icabında tek kale maç da yapmak demek, baba ne demek onu da anlayacak nasılsa...



- Günler o kadar hızlı geçiyor ki Ada değil mi? dediğimde gelen cevap beni tabiri caizse dumura uğrattı: "benim için o kadar hızlı geçmiyor anne, hem zamanı neden 1 saat için 60 dakika demişler ki, belki daha uzun, belki daha kısa!" Zaman nedir ki hem aslında? 


- Lorin ne kadar süslü püslü ise, Ada da o  kadar sade. Lorin uyuyana kadar tül etekler giyiyor. Üstelik pijamayı beğenmiyor, üstüne de tül etek giyiyor. Uyurken rahatsız olacaksın dediğimde de, "Evet haklısın anne, rahatsız olacağım ama prenses olmak için böyle uyumalıyım" diyor. Ada'ya şık kıyafetler alalım mı diye sorunca, "ben tayt ve t-shirt" isterim anne" diyor. Bir elin parmakları bir mi sanki?




- Şimdi Gezi oldu ya, ben bi umutlandım. Hayata daha umutla bakmak istedim. Ama kendimi bazen şeye benzetiyorum. Lunaparklarda olur ya, kafasını çıkaran kurbağalara, elinde tokmakla vurursun. Vurmasan sanki oradan çıkıp hayata karışacak, ama sen fırsat vermeden vurur durursun. Aynı o şekil, tabi ki kurbağa gibi hissediyorum kendimi. Tokmaklığın t'si yok ki ruhumda.



- Tokmak deyince, ya biri üzerime gelince ben kalakalıyorum. Yani biri beni gagalarsa, öyleee kalakalıyorum. Hem aldığım terbiye, "şunu bir paralayayım" şeklinde değil, hem de ben itişip kakışmayı, dalaşmayı sevmiyorum kanımca. Böyle olunca da n'oluyorum, kıpkırmızıya dönen yanaklarımla ve içimden atamadığım sinirimle kalıyorum. Dum. Yani kalıyordum. Sanırım artık aşmayı öğrendim, zira duygularımla başa çıkabiliyor, onları "kısmen" de olsa yönetebiliyorum. Duygu eşiklerinden daha bir başarılı geçebiliyorum. Bu da biraz "büyüme" ile ilgili sanırım.



- Lorin temmuz doğumlu. Okulda yapılan doğum günü kutlamalarına özendiği için, bugünü doğum günü ilan ettik beraber. Sabah diyor ki, bu benim "oyuncak" doğum günüm değil mi? Gerçeği yazın olacak ;) Çocukların pratik benzetmelerine bayılıyorum. Bir arkadaşımın oğlu da, çilek kompostosuna "çilek çorbası" demişti. Bir başkası da lahana yemeğine, "turşu" yu pişirmişler demişti. Çocuklar iyi ki var... Her daim bütün gücümü ve enerjimi onlardan alıyorum... 




No comments: