Saturday, June 28, 2014

Bu Çocuk Benden Ne İstiyor?



Lorin, İstanbul, 5 yaşında

Lorin bana bir minik ayıcık verdi, bu ayıcığı çok sevdiğini, ama beni de çok sevdiğini ve bu ayıcığın bende kalmasını istediğini söyledi.
Söyledi ve içeri gitti. İçeri gitmesiyle de ağlamaya başlaması bir oldu. Ayıcığı verdiğine pişman olmuştu. Nasıl bir ağlamak?
Ya ben onun annesiyim. Aynı evdeyiz, benden ayıcığı geri alabilirdi, kolaylıkla. Ama o ağlamayı seçti.
Ama nasıl bir ağlamak, sanki nasıl derler, etinden et koparırcasına, sanki dönüşü olmayan bir yola girmiş, çözümsüzlükler içinde. Oysa ben yetişkinim, benim için o ayıcık, Lorin'den bir hatıra dışında çok da önem taşımıyor. Üzülmesin diye çok değerli olsa da veririm ona. Ama Lorin bunları bilmiyor, düşünemiyor.



Öykü Ada, İstanbul, 9 yaşında

Öykü Ada heyecan ile içerideki odadan bağırdı, "bisiklete ne zaman bineceğim?" "tatile ne zaman gideceğiz? ama benim istediğim yer olsun, bana kesin tarih verin, bilmek istiyorum" ya da "arkadaşım filanca kişi bize gelsin, ama hemen gelsin, şimdi" Ve bütün bu cümlelerin ardından, istediği cevapları almazsa yana yakıla bir ağlama sesi gelir. Sorduğu hiç bir sorunun maddi değeri onun için önemli değil. Başka dertler var mı, yok mu bilmez, ilgilenmez, ödenecek faturalar, hayatın sana sormadan yaptığı planlar, aksilikler ilgilenmez bunlarla....






Peki tüm bunlar normal mi? Yoksa çocuk yetiştiremediğinizi, 'varı yok'u öğretemediğinizi düşünüp, kendinizi yetersiz, çocuğunuzun da nankör ve kadir kıymet bilmez olarak düşünüp kahroluyor musunuz? Hatta içinizden şunlar da geçmiyor mu, trenin lokomotifleri gibi sıra sıra. Bütün gün "onlar için" çabalıyorum, saçımı süpürge ediyorum, fedakarlığın alasını yapıyorum. Örneğin, kendime göre değil, onlara göre planlar yapıp, onların mutlu olacağı yerlere gidiyor, onların mutlu olduğu  kişilerle plan yapıyorum. 

Diyelim ki, yorgun argın eve döndünüz. Ve tıpkı düşündüğünüz gibi hep "onun" için bir şeyler yaptınız. Daha eve adım atar atmaz, istekler başladı. Yetmedi kardeş kavgaları da başladı. Yok yere, anlamsız sebeplerden. Oysa bu çocuk(lar) mutluluktan göbek atmalı, anneyi iltifatlara boğmalıydı. Bu fedakar anne, saçını süpürge etmişti, daha ne yapsındı? Başladı mı, çocukken duymaktan nefret ettiği, klasik anne replikleri olan zavallı cümleleri kullanmaya. "Ya ben bütün gün sizi mutlu etmek için çabaladım, karşılığı bu muydu? Benden ne istiyorsun(uz)? Daha dinlenemedim bile. birbiri peşine istekler, kavgalar, memnuniyetsizlikler, bla bla bla....."  işte hazin son...

Sahneler birebir aynısı değilse de, benzeri sınırlar içinde gidip gelir. Peki sabır timsali bir ana olmak mı? Söylenip, yakınıp, çocukla cebelleşip, hem kendine hem karşındakine, çocuğuna, giderek yaydığın negatif enerji ile, bütün eve hayatı dar etmek mi? Yoksa, sabırlı davranarak ve anlayacağı dilden konuşarak, onu anlamaya çalışmak mı?

İsviçre'li psikolog Piaget’e göre çocukta bilişsel yapı, dört evrede gerçekleşir:
  1. Duyusal motor dönem (0-2 yaş)
  2. İşlem öncesi dönem (2-5/6 yaş)
  3. Somut işlemler dönemi (6/7-11/12 yaşlar) - (somut işlemsel dönem olarak da adlandırılır.)
  4. Soyut işlemler dönemi (11/12 ve sonrası) - (formel işlemsel dönem olarak da adlandırılır.)
Ancak 11 yaş ve sonrasında soyut düşünebilmeyi öğrenen çocuklardan, çocuklarımızdan çok şey beklemiyor muyuz sizce de? 

Öyle güzel açıklamış ki Piaget ve çocuk zihniyetinin yetişkin zihniyetiyle hiçbir ilişkisi olmadığını öne sürmüş. Şöyle demiş:  "Çocuğun mantığı kendine özgü olduğu gibi, ona göre, düşüncesi de benmerkezlidir. O kendisi için gelişir, kendi tarzında eğlenir; aklın kavramsal bilgileriyle ilgisi yoktur, çelişki bilmez. Çocuk ancak başkalarının düşüncesiyle temasa, geçtiği zaman mantıklı olmaya başlar."

Bir yetişkin gibi davranmasını bekleyerek, hem kendimize hem çocuklarımıza hayatı zorlaştırmayalım bence. Omuzlarına gereksiz yükler neden verelim ki? Yaşlarına uygun beklentilerimiz olursa ve onları anlamaya çalışırsak hayat daha kolay ve yaşanılır olmaz mı? Bu çocuk sizden, bizden ilgi istiyor, alaka istiyor, zaman ayırmanızı istiyor, anlalılmak istiyor. Başka bir şey değil....






No comments: