Sunday, November 30, 2014

Aylardan Kasım'dı...

"Elinin arkasında güneş duruyordu
Aylardan kasımdı, üşüyorduk..." 

Şair ne güzel demiş... Evet kasım, evet üşüyoruz ama evde içimizi ısıtan "çocuk cıvıltısı" ve "çocuk yaratıcılığı" var! Bize her yol Paris yani :o) İşte yine bir labaratuvar-ev çalışması ile huzurunuzdayız. Misket yıkama fabrikası bu gördüğünüz. Ben kendim de bizzat dahil oldum ve evet eğlendim, itiraf ediyorum. Misketleri özenle bir o tüpe bir bu tüpe daldırıp, bir kaç damla sabun damlatıp, yıkıyor, kurulama ünitesine alıyor, ardından da oynamaya hazır hale getirmek üzere parlatıyoruz.  









Annenin biraz işi varmış, ver elini anneanneye öyleyse...







Bütün çarşaf, örtü ne var ne yoksa almalı ve çadır yapmalı. En güzel anneanne evinde olur zaten! Yaşasın anneannelerin dağıtılmak için hazır bekleyen evleri! Ve yaşasın dağınıklığa kızmayan, çocukla eğlenen tüm anneanne, büyükbaba, babaanne ve dedeler....







Evde sakin bir gün, ders çalışmak gerek bazen..



Anne puzzle yapalım, çok zevkli. Diyor ama adeta beni sınav yapıyor, çünkü puzzle'ın resmine bakmadan yapmaya çalışacakmışım. Öyle daha zor ve zevkliymiş! Yok sakın denemeyin, hele ki puzzle karışıksa, parçaları çoksa, çin işkencesi oluyor mübarek!




Hava nasıl olursa olsun, yeter ki sizin havanız güzel olsun ;)



Dev Şalgam harika bir çocuk kitabı. Alexei Tolstoy yazmış, gerçekten hiç sıkılmadan Ada'nın küçüklüğünden beri okuyoruz. Çocuklu bir evin kütüphanesinde mutlaka olmalı.



Atatürk'ü anmak üzere 10 Kasım'da çiçek götürdük okula.




Tanıştırayım bu kesi yoksa cesy diye mi yazılıyor, bilmiyorum? İngilizce öğretmenimiz vermiş, birkaç gün Lorin'de kalacakmış, ailece çok sevdik :)





Okula giderken yolda Lorin kitap okuyordu. Çok hoşuma gitti, kırmızı ışıkta çektim hemen.




Serbest kıyafet gününde süslü ve şık haller vardı.


Neşe Palamudu yazımda yazdığım, orman gezimizde topladığımız doğa malzemeleri ile, resimler yaptık, kolaj çalışması çıktı ortaya.








AtölyEV'de bu kez de, renk karışımından özgün bir çalışma yaptı Ada ile Lorin. Renk katmanları elde etmek için, renkli boyaları kavanozlara doldurdular. 




Bir de bize fimo hamuru aldırdılar. Şekiller yapıp, fırına atacaklarmış.




Ve geceleri kitap okuma hallerimiz var tabi ki.



Sonra Lorin kızım bana bir de bileklik yaptı boncuklardan. Hatta koptu ve aramızdaki diyalogu yazdım. Ama bilekliği çok beğendim, hep yanımda :)




Atatürk haftası dolayısıyla okuldaki anı defterini keşfeden Lorin, Atatürk'e not yazmak ister.


Çocukluğumun ve hatta ilk gençliğimin, şimdinin bile  her daim kahramanı olan "Küçük Prens" ile tanıştırdım onları. Ben Küçük Prens'in aşağıdaki paragrafını ezbere bilirim. Çünkü büyüklerin dünyasını rakamlar yönetir!


"Onlara yeni tanıştığınız bir arkadaştan bahsetseniz, asla en önemli soruları sormazlar. Size arkadaşınızın sesinin nasıl olduğunu, hangi oyunları tercih ettigini, ya da kelebek koleksiyonu yapıp yapmadığını hiçbir zaman sormazlar. “ Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Babası kaç lira kazanıyor? “ gibi şeyler sorarlar. Ancak bunları bildiklerinde onu tanımaya başladıklarını düşünürler." 




Yağmurlu günlerin, şemsiyeli sabahları! Çok keyifli görünüyor değil mi? Bir de kamera arkasını görseniz! İki karış yolu, şemsiyeli yürüsünler diye, çantalar, poşetler, kendi çantam dahil, bir batında 4-5 çanta taşıyabilen ve aynı anda da fotoğraf çekmeye çalışan, bunu yaparken de, hem ayfonunu yere düşürmemeye çalışıp, diğer yandan, "buraya bak çooccuumm" "dur çooccuum", "suya basma çocuum" diye direktifler veren, blogger annenin dramı, pek yakında bu sinemalarda! Abartıyorum sanmayınız, onca çanta elimdeyken şemsiye açmak bile ustalık istiyor azizim! Erkekler nasıl ki, "baba olduktan sonra eş olmalı" özlü vecizini söylediğim gibi, kadınlar da "anne" olduktan sonra iş hayatına atılmalı! Bir pratiklik, bir el çabukluğu, tek ayak üstünde bir laf çevirmeler gırla gidiyor! Değme pazarlamacılara beş basarız alimallah!!! İşte muhtelif zamanlarda okul yolunda şemsiyeli fotoğraf  çekme çabaları :)
















Thursday, November 27, 2014

Tez Muhabbeti


Lorin: Baba şimdi sen tezinde ne yazıyorsun? Masal gibi mi?
Baba: Hayır Lorin. Size tezimi anlatayım: Şimdi Türkiye'de İstanbul gibi bin tane daha şehir var.
Ada: Gerçekten mi?
Baba: Evet. Bu şehirlerde yaşayanlar bulundukları şehri bırakıp sürekli büyük şehirlere, İstanbul'a geliyorlar, ben de bunların neden geldiğini yazıyorum.
Ada: Neden geliyorlarmış?
Baba: Mesela çalışmak için
Ada: Neden? Geldikleri yerde iş yok mu?
Baba: Büyük şehirlerdeki kadar yok. Hem büyük şehirlerde daha güzel okullar, daha çok gezme, eğlenme yerleri de var.
Ada: Tamam o zaman gelme nedenleri bunlarsa senin tezin bitmiş!
Baba: Ama öyle hemen bitmiyor, araştırmak gerekiyor...




Ada: Bence senin tezin çoktan biterdi ama sen sürekli yeni kitaplar alıp okuyursun, onun için bitmiyor. Senin tezin bitmiş bence.
Baba: Ama okumam gerekiyor. Evet çocuklar kısaca tezim bu.
Lorin: Ya uzunca nasıl?

:) :) :)

Lorin: Baba şimdi  sen İlayda ablam gibi doktor olacaksın ya, bizi de muayene edecek misin?
Baba: Hayır Lorin, ben bildiğin doktor olmuyorum, şehir doktoru oluyorum, şehirleri muayene edicem :))





       

Wednesday, November 26, 2014

Ah Şu İçimizdekiler

Ada'nın "ebru" kursundan çıkmasını beklerken, bir arkadaşım ile konuşuyordum. Lorin kucağıma geldi ve önce elini sonra da tırnaklarını siyah ispirtolu kalemle boyamaya başladı.

Ben: Lorin ne yapıyorsun?
Lorin: Elime dövme yapıyorum, tırnaklarıma da oje sürüyorum.
Ben: Bu yaptığın sana zarar verebilir Lorin, yapmanı istemiyorum.
Lorin: Ama ben çok istiyorum!
Ben: İstersen evde siyah oje var, onu süreriz olmaz mı?
Lorin: Hayır bu daha güzel!
Ben: Lorin, yeter yapma!
Lorin: Hayır işte, yapacağım, banane, banane, hem sanane!




Çok üzüldüm, Lorin bana bu şekilde çok davranmaz, şaşırdım da. Konuyu kapatıp, onu kendi haline bıraktım.

Eve döndük, Lorin'i banyoya soktum. Her yerini boyamıştı. Banyoda:

Ben: Lorin, bugün bana neden öyle davrandın? Çok şaşırdım ve üzüldüm.
Lorin: Ben yapmadım anne!
Ben: Kim yaptı?
Lorin: Kötü ve yaramaz Lorin yaptı anne! Benim içimde bir iyi Lorin var, bir de kötü. 
Ben: Hımmm, öyle mi? Peki o sırada iyi Lorin neredeydi? 
Lorin: Kötü Lorin, iyi Lorin'i itti, o da çukura düştü!

Monday, November 24, 2014

Örüntü Öksürük

Bir süredir öksüren Lorin ile Burak (kardeşim) arasında şöyle bir konuşma geçer:

Burak: Lorin, hasta mısın? Öksürüyorsun...

Lorin: Evet Burak istersen anlatayım ama uzun bir hikaye!

Burak: Neden?

Lorin: Çünkü öksürüğüm uzun sürüyor, anlatması da uzun sürer!

Burak: Nasıl yani?

Lorin: Mesela kolun kadar uzun sürüyor öksürmem, elin kadar ara, sonra yine kolun kadar uzun öksürük, sonra elin kadar kısa ara...

Burak: Evet, örnek çok güzel....





Evde bana anlatırken...

Lorin: Anne ben uzun öksürüyorum, kısa zaman duruyorum ya!

Ben: Evet Lorin.

Lorin: Burak'a anlattım, kolun kadar öksürüp, elin kadar ara oluyor dedim.

Ben: Aaa ne güzel anlatmışsın.

Lorin: Anne öksürüğüm örüntü gibi oldu di mi? Bir uzun bir kısa, bir kol bir el :)





Sunday, November 23, 2014

Şeyler

Nietzsche, Tan Kızıllığı kitabında "insanlar neden şeyleri görmez?" diye sorar ve cevap verir: "Kendisi de yolun üzerindedir; şeyleri bizzat kendisi örter" der. 

Ama çocuklar şeyleri görür niçe, onlara şeyleri örtmeyi biz öğretiriz. 





Thursday, November 20, 2014

Bugün Çocuk Hakları Günü, Ya Yarın?

Eğri oturalım doğru konuşalım! Biz çocukken çok da adam yerine konmazdık hani! Çocuk dediğin, dışarıda oynar, anne ne derse dinler, büyüğüne saygılı olur, bakkala, çakkala gider, çizgi film saati gelince seyreder ama önemli bir haber varsa öncelik büyüğündür, misafir gelecekse ayak altında dolaşmaz, annesinin bir bakışıyla oturduğu yerde kalır, büyüklerin lafına karışmaz, büyüklerin işine burnunu sokmaz, evde ne pişerse onu yer, anne ne alırsa onu giyer, öyle pek de fikri sorulmazdı. 

Peki ne değişti? Altı üstü son on beş bilemedin yirmi, yılda toplumca nasıl bir aydınlanma oldu da, çocuk bu kadar önem kazandı. Ne oldu da "Sus çoocuum, Saniye teyzen ile konuşuyoruz, büyüklerin lafı kesilmez" yerine şimdi, "gak" diyen çocuğa bütün gözler aynı anda döner oldu! Değişen neydi? Çocukların  yarının büyükleri olması birden kafalara nasıl "dank" etti? Ne oldu da, el kadar bebeye uyku eğitimi verilmeye başlandı? Ne oldu da "amanin 0-6 yaş arası çok önemliymiş ve bütün karakter oturuyormuş" diye tabir edilmeye başlandı. Ne oldu da eskiden lüks sayılan ve 'çalışan annenin zavallı çocuğu' olarak varsayılan kreşe giden çocuklar, şimdi çok önemsenip, yatırımlar yapılıp, gitmeyenlerin ayıplandığı bir duruma gelindi. Ne oldu?

Ne oldu da, "sıcak evi neyine yetmiyor bu çocuğun" mantığından çıkıp, etkinlik peşinde koşturan anne babalar oluverdik?

Evet bütün bu gelişmeler, şüphesiz çok güzel aslında. Doğru olanın, olması gerekenin (olayı çok abartmadan,i sınırları doğru çizerek) aslında bu olduğunu, bir birey yetiştirmenin çok önemli olduğunu, çocuklarımı büyütürken yaşayarak öğreniyorum. Geçen gün yazdğım gibi, aslında kim kimi büyütüyor? bilmiyorum. Çocuklara fırsat verilirse tabiri caizse "derya" gibiler. Onlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Evet onlara verdiğimiz önem, geldiğimiz nokta çok güzel toplumsal anlamda, peki ya diğerleri?




Ya eşit haklara sahip olamayan çocuklar? Onların hakları ne olacak? Bir anne olarak, iki çocuk sahibi bir anne olarak, çocuk hakları günü deyince, sevinmem gerekir değil mi? Çocuklarım bugün okula serbest kıyafet ile heyecan ile gittiler. Bunu onlarla paylaşmam gerek değil mi? Ben aksine hüzünleniyorum. Çocuklarıma sunmaya çalıştığım olanaklara bakıp, haksızlığa uğrayan çocukları gördükçe, horlanan, sağlıksız yaşam koşulları olan çocukları, onu da geçtim çocuk işçileri, çocuk gelinleri, cinsel istismara uğrayan çocukları gördükçe, duydukça, bildikçe mutlu olamıyorum. Olsam da hep eksik kalıyorum. "Dünyada bir tek çocuk bile mutsuzsa, büyük icatlar ve ilerlemelerin hiç bir anlamı yoktur." Albert Einstein'in sözü ne kadar da doğru. Var mı anlamı, var mı?



Hayat bana sık sık Sezen Aksu şarkısını hatırlatır Meral Okay'ın sözlerini yazdığı şarkısını... "Masum değiliz, hiç birimiz." Der ki şarkıda, "İçindeki çocuğa sarıl, sana insanı anlatır". İnsan olduğun, insan kaldığın en güzel, en eşsiz andır çocukluk. Adeta hediyedir. Toplumun dayatmalarından, sınırlarından, kısıtlamalardan, tabulardan nasibini almamıştır. Her daim dönmek istersin, sadece bir kaç dakikalığına olsun, dönmek ve o "varolmanın dayanılmaz hafifliğini" tekrar tekrar yaşamak istersin. Çünkü çoculuk elma şekeri gibidir, hiç bitsin istemezsin. Çünkü çocukluk hayatın cennetidir. Cennet sana baştan verilmiştir ama haberin yoktur. Zira bir takım "büyük" dediğimiz zalim insanların himayesinde, cennetin kış bahçesine dönebilir!  Ya da sana saygı duyan birilerine denk gelirsen, şanslı azınlıktaysan, mevsim hep ilkyaz olur, çiçekler pıtır pıtır açar içinde her daim. 

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü bugün. Eğer çocukların hakkı olsaydı, verilseydi, böyle bir güne gerek kalmazdı belki! Ya da olurdu ama benim içim burulmazdı! Böyle (bir tek tarihe yüklenmeye çalışılan) günler de, karısına hayatı boyunca söz hakkı vermeyip, "Dünya Emekçi Kadınlar Günü"nde o günün adını tam bilemeyip, nereden nasıl çıktığını zahmet edip araştırıp okumayıp, karısına gül alan sahtekar insanların varlığına benzetiyorum. Tıpkı 23 Nisan Çocuk bayramında yazdığım gibi, (Hey Bu Bayram Senin Kutla Çocuk!) bir gün ise "Çocuk Hakkı" gününüz kutlu mutlu olsun deyip, yarın sabaha her şeyi unuturuz değil mi?



Bugün Çocuk Hakları Günü, peki ya yarın? Ne diyordu şarkıda? "Yatıcaz kalkıcaz, hoop ordayım" Yatcaz, kalkcaz, hoop unutucaz!!!




Masum değiliz hiç birimiz ama çoğunluğuz, bence çok şey yapabiliriz. Öyle büyük çaplı bir şeylere gerek yok. Herkes önce çevresinden başlasa, önce kapısının önünü süpürse yani, öyle çok yol alırız ki! Hepimiz önce burnunun dibindekilere duyarsız kalmazsa, öyle yaşanılır olur ki dünya! Çünkü dünya sadece bizden ve çocuklarımızdan oluşmuyor. Eşit şartlarda olmayan çocuklardan, savaşın ortasında kalan çocuklardan, açlıktan kıvrananlardan, konuştuğu dilin yasaklandığını görüp şaşıran çocuklardan, bebeği elinde evlendirilen çocuk gelinlerden, dayak yiyen, çalıştırılanlardan, dilendirilen, sokağa terkedilen, imkansızlıkların coğrafyasında doğanlardan biri sizin çocuğunuz hatta siz olabilirdiniz! 





Bence dünyayı ANLAMAK kurtaracak, bir insanı, önce bir "ÇOCUĞU ANLAMAK" ile başlayacak her şey!





Wednesday, November 19, 2014

Kim Kimi Büyütüyor?

Bir kalem, belki çok sıradan. Belki çoğu kişi için bir şey ifade etmez. Ama bizim evde kırtasiye değerlidir. Defter, kitap, hepimiz (dördümüz de) çok severiz. Çanta hazırlanırken bir yere giderken, önce defter, kalem, boya kalemleri ve kitap konur. En güzel hediyedir ve konu kırtasiye olunca akan sular durur! İşte ben de yeni bir kalem almıştım. Daha doğrusu eşimden yürütmüştüm :) Ada kızım dün gittiği kursun notlarını almak için çok heyecanlıydı. Kalemi gördü ve çok beğendi. "Benim olabilir mi?" dedi. En sevdiğiniz şeyleri, en sevdiğiniz kişilere verirken dakika düşünmezsiniz ve çok mutlu olursunuz değil mi? Ben de öyleyimdir. "Tabi ki" dedim. Ada mutlu bir şekilde notlarını aldı. Adeta kalemle uyudu, kalemle uyandı yanından ayırmadı.

Meraklılarına söz konusu kalem, sign pen diye geçiyor!



Bu sabah, Lorin kalemi farketti. Hemen alıp yazmaya, çizmeye başladı. Ada kalemi istedi, Lorin vermedi. Ada kalemi benim ona verdiğimi söyledi. Lorin üzüldü ve ağlamaya başladı. 

Lorin: "Ben istiyorum, benim olsun",
Ada: Hayır, olmaz, annem bana verdi onu! dedi.

Hem Ada çantasını hazırlamış ve kalemi de çantanın içine koyup heyecanla okula götürecekti. 
"Kalem Ada'nın" dedim Lorin'e. Daha da sesini yükselterek ağlamaya başladı. İkisi de üzüntü ve sinirle bana bakıyorlardı. Arada kalmıştım. İkisine de vermek istiyordum ve bir tane idi kalem!


Üst güç(!) ya da sınıf başkanı(!) olarak, "kalem gitti, kavga bitti" dedim. "Bugün bir tane daha alırız ve ikinizin de olur" dedim, "bu kalemi kaldırıyorum" diye de ekledim. Sorunu çözmüştüm! 

Aslında planım kalemi Ada'ya vermekti. Çünkü o haklıydı. Lorin görürse tekrar ağlayacak diye gizlice Ada'nın çantasına attım kalemi. Ve gidip "iyi bir şey yapmış" edasıyla "sen haklıydın, kalemi çantana koydum" diye fısıldadım. 

Ada çok ama çok kızdı! Hem de nasıl! Sevinecek sanmıştım, ama fena çuvallamıştım! Ve bu bir kez bile kimseyi kandırmaya çalışmayan, asla yalan söylemeyen, yalana çok kızan Ada'nın bana çok ama çok kızmasına sebep oldu. "Al o kalemi anne, şu an Lorin'e yalan söylüyoruz, onu kandırıyoruz" dedi. 

Çocuktan Al Yaşam Dersini demiştim ya ben! İşte yine aldım. Bir kez daha! Üstelik tokat gibi! Hiç bir şey bana bu dersi bu kadar çarpıcı veremezdi sanırım. Bu konuyu bir kitaptan okuyup, tiyatro grubuna "hadi canlandırın!" deseniz, bundan daha iyi olamazdı! 

Çocuk (çocuk mu?) haklıydı! Yerden göğe kadar! Ben Lorin'e "ablanın bu!" demiş ama ısrar edip, onun da bunu öğrenmesini sağlama ve sonuçlarına katlanma cesaretini görsterememiş, kolaya kaçmıştım! Rezil oldum Ada'ya ve kendime! Yüzüme adeta tokat gibi çarptı söyledikleri! Çok istediği halde, okula götürmeyi planladığı halde, çok ama çok sevdiği halde ve Lorin görmeyecek olduğu halde kalemi almadı. Bunu daha önce de yaşamıştım ben aslında! Lorin'e gerçeği söylersem üzülecek diye farklı şekilde anlatmaya çalıştığım bir konuda Ada yine aynısını demişti bana! Ve ben akıllanmamıştım işte!

Şimdi daha önce sorduğum gibi soruyorum yeniden!
Kim kimi büyütüyor sahiden??