Saturday, November 08, 2014

Neşe Palamudu

Bugün, aslında her gün, nasıl daha iyi zaman geçirebiliriz, ne yapabiliriz de, çocukları mutlu edip, mutlu ederken de gelişimlerine  faydalı oluruz diye kafa yorup duruyoruz.

Ben çocukken hep sokaktaydık biz. Evde kaldığımız kısa zamanlarda da kardeşimle satranç, dama, tavla ve en çok da misket oynardık. Daha önce de defalarca yazmışımdır, durup oturup "anne sıkıldım!" demezdik. 

Şimdi ne yapalım? Çocukları tıpkı nesli tükenen "özgür gezen tavuklar" gibi sokaklara salamadığımıza göre, bir takım etkinlik peşinde koşup duruyoruz biz  yeni dönem anneleri. Aslında biraz araştırmacı anne iseniz, instagram, pinterest, anne-çocuk blogları hem etkinlik haberleri için ve hem de fikir için adeta bir derya. 

Bilenler bilir, bizim ev, evden çok atölyeye benzer. Çocuklu misafir sık gelir ve anneli çocuklu etkinlik yaparız. Hatta bazı arkadaşlarım, etkinlik evi, anaokulu ya da atölye aç diye fikir verirler :) 

Neyse gelelim bugüne. Gün, Lorin'in "evde kahvaltı etmesek, gidip poğaça yesek" demesiyle, güzel havayı da fırsat bilip dışarı kendimizi atmamızla başladı. Aslında çocuklarla dışarıda kahvaltıya sık gitmem, çünkü evde daha rahat ederiz. Ama bugün işime geldi belki, hazır kahvaltıya konmak istemiş olabilirim. 


Kahvaltıdan sonra, havada güzel olunca, kapalı bir alanda olmanın anlamsız olduğunu düşünerek kendimizi Validebağ Korusu'na attık. Ağaçların arasında, oksijen zengini temiz havayı ciğerlerimize doldururken keyifle gezindik.































Size çocukların oradaki neşelerini anlatamam. Ellerinde büyüteçleri ile her yaprağı, her ağacı ayrı ayrı incelediler. Her şeyi almak için can attılar. Öyle keyifli ve öyle güzel bir gezinti oldu ki, bazen bir kedi eşlik etti bize, bazen gezintiye çıkmış bir köpek, bazen de ördekler ve tavuklar. Kirpi ve sincap da aradık ama bulamadık. Meşe palamudu ise bol miktarda bulduk. Cesur Civcivi andık. Ada küçükken "Neşe Palamudu" derdi, onu anımsadık, güldük. Gerçekten de bu insana neşe veren şey, olsa olsa neşe palamududur, meşe palamudu değil...




Eve döndüğümüzde oksijenden başımız dönüyordu, bünye alışık olmayınca tabi... Çocukları korudan zor çıkardım. Zaman nasıl geçti anlayamadım. 

Evde, bir de baktım ki, masalarına oturmuşlar, Ada abla önderliğinde çalışmalara başlamışlar. Hiç bir yönlendirme yapmadım, karşıma bu harika resimler çıktı. 







Bir kez daha kırsalda yaşayanlara, çocuklarını yeşil, börtü, böcek arasında yetiştirenlere gıpta ile baktım. Teknolojinin gelişmesi ile sınıfta kalan insana, güzelim zeytin ağaçlarına kıyanlara, hayret ettim. Hocalarımız hep, "doğaya karşı değil, doğanın yanında olmalı insan, beraber gelişmeli büyümeli" derdi. Ben de ekliyorum, doğa intikamını fena alır...

O ağaçlara baktıkça kendimden utandım. İnsanın, insandan korumaya çalıştığı o ağaçlara bakarken... Kızılderili Şef Seattle'in Amerika Başkanı'na gönderdiği mektupta yazdığı gibi;

"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak."

No comments: