Sunday, December 28, 2014

Küçük Bilge

Şimdi yazacaklarım kulağa abartılı gelse de, anneler beni iyi anlar! Anne kişisi duş almaya bile vakit bulamaz. Bu bebeklik döneminde başlar, büyüseler bile kural değişmez! Ya uyumalarını beklersin tabi enerjin kaldıysa, ya da eve gelen ilk kişinin eline tutuşturup, soluğu banyoda alırsın!  Bunu başka bir postta ayrıntılı anlatmalıyım.

 
 
Neyse, efendim, iki kuzuyu da yataklarına göndermiş olmanın haklı gururunu yaşayarak, kitap okumamı isteyen yataktaki çocuklarıma; "bana beş dakika verin, bilemedin on, duşumu alıp yanınızdayım" dedim. Canım çocuklarım, olanca masumiyetleriyle, yatakta beklemeye başladılar. (babaları bir süreliğine olmadığı için, yatak odasında beraber yatıyorlardı.. Neyse banyoya girdim, düşündüm ki, çocuklar ben banyodayken uyusa, ben de çıkıp sıcak bir çay eşliğinde azıcık keyif yapsam, gerçi sıradan bir dinlenmenin adı keyif oldu ya neyse! Belki bazılarına göre hain planlar, bana göre naif düşüncelere dalmışken, bir ses ile irkildim. Çığlık atıp, bağırışıyorlardı! Çok sesli bir korodan, saniyelik ritm farklılıklarıyla,
 
- Anneeeeeaaaağğğğğğhhhhhh!!! nidaları yükseliyordu...
 
Nasıl yıkandığımı varın siz tahmin edin! Kendimi dışarı can havliyle attım, artık değme sihirbazlara taş çıkartan el çabukluğu ile giyindim. Ve yanlarına geldim.

Ada:
- Anne, Lorin yapma dediğim halde beni sinirlendiren şeyleri yapmaya devam ediyor! Ayağını sallıyordu, bana değiyordu, ona yapma dedim, yapmaya devam edip, beni kızdırdı!

Bu arada Lorin lafa girdi:
- Ben özgürüm tamam mı! Canım isterse ayağımı sallarım! O haksız anne, çünkü beni itti!

Ben:
- Lorin seni itmesi yanlış ablanın, ama sen de onu fazla kızdırıyorsun! Bunu yapmamalısın!
O arada kendini  anlatmak için, ciyak ciyak bağıran Ada'ya kızıyorum.

Ben:
- Bağırmaktan vazgeç Ada!
 
Ada bir yandan söylenip, biryandan küserek kendi yatağına gidiyor:
-Off yaaa, Lorin hem suçlu, hem güçlü, yeter artık! Annem de bana haksızlık yapıyor, kızıyor, konuşmuyorum sizinle!

Bu arada benim içimden "anne olunca anlarsınız" bıdı bıdısını yapasım geliyor, aaahhhhhh kültürel aktarımlar, cümleyi söylememek için kendimi zor tutuyor, kelimeleri zor yutuyorum!!!
 
Başlıyorum, Ada ve Lorin arasında mekik dokumaya! Bir ona gidiyorum, bir diğerine. Saçlarımı kurutacak vaktim yok. Çay hayallerim suya düşmüş bedbaht bir anne kişisi olarak, çocuklarımın uyumaya çalıştığı odalar arasında ring seferi yapan 12A otobüsü gibiyim! İlk önceleri benimle konuşmuyor Ada. Bu arada ikisi de karanlıkta kalmayı istemedikleri için, çok fazla oyalanamıyorum hiç birinin yanında...
 
Ada'nın yanına gidiyorum. Benimle konuşmuyor, en güçlü silahı kullanıyorum, ona sarılıyorum. Yavaşça sokuluyor. Bana diyor ki;
 
Ada:
- Lorin haksız anne! Beni çok kızdırdı.
 
Ben:
- Tamam haklısın ama onu itmemelisin, sen bunu yapmazdın hiç!
 
Ada:
- Bak kendin buldun anne, düşün artık beni ne kadar çok kızdırdığının derecesini! Yoksa yapmazdım!
 
Çocuk haklı. Ne diyeceğimi bilmez halde "haklısın" deyip, Lorin kuzuma gidiyorum.
 
Bu kez Lorin ile konuşuyorum.
- Bak Lorin, ablana.... diye söze başlıyorum, lafımı kesip konuya giriyor.
 
Lorin:
- Ada'ya haklı olduğunu söyle anne! Ben haksızım!
 
Ben:
- Peki Lorin madem farkındasın, neden yaptın? diyorum. (Sanıyorum ki, pişman oldum falan diyecek.)
 
Lorin:
- Merak anne, merak ettim! Ada ne kadar çok kızabilir ve çok kızınca ne yapar? İşte bu merakım yüzünden oldu anne.
 
(Kendinden emin devam ediyor konuşmaya, sanki bir filmin içindeyim, kızım ezberlediği repliği söylüyor adeta bana, olanca rahatlığıyla)
 
- Merakımı yenmem gerek biliyorum anne. Aslında hepimizin yenmesi gereken şeyler var anne. Ada bağırmasını yenmeli, sen bazı konuları uzatıyorsun bunu yenmelisin, babam da bazen bizim aramızdaki bir konuya karışıyor, bunu yenmeli.
 
Öylece onu sonsuza kadar dinleyebilirmişim gibi geliyor. Bir yandan hayran kalıyorum bu küçük bilgeye,  diğer yandan da cümlelerin altında kalıyorum, eziliyorum. Tabiri caizse Lorin beni 'dumur' ediyor. Eleştirilerindeki haklılık, herkesin açıklarını görebilmesi, kendinin farkında olması falan başımı döndürüyor. İnsanı öyle bir 'hazır ol'a geçiriyor ki, ona beş yaşındaki bir çocuk gibi davranmaya utanıyorsun. Ona yetmeye çabalamanın olanca ağırlığı ile, sıkıca sarılıp uykuya dalıyoruz...
 
 


 
 

Saturday, December 27, 2014

Benim Ninem İnternet!

Bebeği elimize ilk verdiklerinde, sanki hiç dilini bilmediğimiz bir ülkede yapayalnız kalmış olma hissiyatıyla dolarız. Ya da başka bir gezegenden gelip, başbaşa kaldığımız, içimizin yağlarını eriten ama aynı zamanda da anahtarı elimizde olmayan kocaman bir kapının önünde gibiyizdir. Eskiler, tecrübe sahibi anneanne ve babaanneler ya da NİNEler ile birlikte yaşadığından ve ne derlerse yapıldığından, kolaylıkla bu dönemi atlatabildiler. Hem onlar şimdiki gibi bunca bilgi bombardımanına, kirliliğe, sahteliğe, pedagojik gelişmelere, çocuğun toplumdaki yerine, değişen bir sürü doğru bildiğimiz yanlışlara, kol gezen kötülüklere, radyasyona, bilgi kirliliğine ve sosyal medya bombardımanına bizim gibi maruz kalmamışlardı. Her şey doğallıkla halloluyor, çocuk en doğal haliyle, kemire kemire, keşfede keşfede, düşe kalka yürüyordu. Şimdiki çocuk gelişim uzmanlarının aldığı eğitimi belki de dönemin "nine"leri almış da gelmişti. Yüzlerce yıllık tecrübenin sonucunda, içgüdüler ve en çok da "olayı abartmamak" geninden yoksundular. Kimse doğuma, doktoru, ebesi, emzirme koçu, doulası, anası, danası, doğum fotoğrafçısı gibi bir saz heyeti ile girmiyordu. O zamanlar sıcak su, temiz çarşaf ve bir ebe yetiyordu. Doğurmak doğal bir eylem, çocuk büyütmek onun devamı, annelik de içgüdülerle yapılan, içten gelen en güzel duygu idi.
 
Şimdi ise kucağımıza verilen bebeği "doğru tutma" kurslarına gidip, altını nasıl değiştirebilirim? i öğrenip, minik bir bebeğe bakmanın sırlarını anlamaya çalışıyoruz. Keşke bebeklerin bir şifre çözücüsü ya da ne biliyim decoderi olsa, ağladığında alt yazı geçse, robot ses mikrofonu eline alsa! "Şimdi altına yaptı, şimdi altına yaptı", "şimdi agu gugu istiyor", "şimdi pırt yapacak",  "şimdi acıktı", "şimdi dünyaya alışmak için, sebepsiz ağlıyo, sadece SARIL", "şimdi de gedin başından anacım" diye diye alt yazı uyarıları geçse, sözlü ve yazılı!
 
Evde canlı bir nine vardı da, kucağına mı vermedik bebeği? Yoktu. Ve evet internet ninem oldu benim. İlk ona yazdım derdimi, annemden önce gittim forumlara sordum itiraf ediyorum! "Bebenin ağzından köpük geliy, ne edek a dostlar?" dediğim anda sanırsın onlayn bir sürü "yetiş ana" var, anında cevaplar yağmaya başladı. Bir elimde lap-top, diğer elimde bebe, "aaaaa, kız benimki de köpüklendi, doktora götürsem mi ki?" "hemen wikipediye, bilumum bebek forumlarına bakıyom, dur ekşi sözlükte de vardır kesssin" "panik olma canım, bu bebeğe de yansır" ya da "hemen pedagoga git, bebek travma yaşıyor", "24 saat uyutma gülüm." cevapların arasında kayboluyordum.
 
İşte kafamda bu düşünceler ile, Gün Yayıncılıktan çıkan, "Dr. Harvey Karp ile Mahallenin En Mutlu Bebeğinin Uyku Setinin lansmanına gittim. Sunumu izledikçe etkilendim. Harvey  Karp, aslında geleneksel çözümleri, tecrübeyi, modern bilgi ile birleştirerek bize bir kitap ve CD yardımıyla sunuyor. İçgüdüsel yaptıklarımızın, nedenlerini öyle güzel açıklıyor ki, kendinizi bir anda bebek bakım uzmanı olarak görüyorsunuz. Hem de olayı çözmüş olmanın keyfine varıyorsunuz. Kendinizi çok iyi hissedip, bilmediğiniz bir dilin şifrelerini avucunuzda buluyorsunuz. Toplantıda aklımda kalanlar şöyle:
 
 
* Aslında bebekler doğduklarında hala ceninlikten çıkmamışlardır ve anne karnını ararlar.  İlk üç ayı anne karnında geçmiş evet, ama 4. üç ayı da henüz bu etkinin altındadır. O nedenle biz bebeğe, anne karnındaki şartları sağlamalıyız.
 
5 s kuralı ile bunu özetlemiş.
 
1. Bebek anne karnında hapistir. Dışarı çıktığında bunu devam ettirmenin en iyi yolu kundaktır. (Harvey Karp bu kundaklama yöntemini video ile çok güzel anlatmış)
 
2. Bebeğin en rahat ettiği pozisyon, yan ya da karın üstü yatmaktır. Kolunuzun üstünde ters emzirme ya da futbol topu gibi tutmalıymışız.

 
3. Rahimdeki çok gürültülü ortamı sağlamalıymışız. Pış pışlamak dediğimiz, bebeğin kulağına "şşuuuuuuu" sesini (biraz yüksekçe) yapmalıymışız. Öyle etkili ki, videodaki bir çok bebek, bu sesi duyunca susup, sakinleşiyor. Bunun için saç kurutma makinesi de (biraz uzakta tutarak)  kullanabilirmişiz.
 
4.  Bebek karnımızdayken yürürken ya da merdiven çıkarken sürekli sallanma ve tireme hareketi ile karşı karşıya kalan bebeği, sallamaktan kaçınmamalıymışız. Hatta bebek kafasını burada Dr. Karp, tabaktaki jöleye benzetiyor! Tüm bunlara alıştırmaktan korkmamalıymışız, çünkü bebek anne karnında bunlara zaten alışmış ve zamanı gelince başka bir boyuta geçip, yavaş yavaş bırakacakmış bu alışkanlıklarını. Ayrıca buna alışıp şımarır mı diye düşünenler yanılıyorlarmış, çünkü cenin şımarmazmış!
 
5. Bebek emmeyi bilerek doğduğundan ve karnımızda sürekli emdiğinden, bu ortamı da ona sağlamalıymışız. Emzik ile bunu desteklemeliymişiz. Ama asla bala ya da şuruba batırmamalıymışız. Emziği ağzına itmek yerine, hafifçe aşağı çekerek, ters refleks hareketini uygulamalıymışız. Emme refleksi daha kuvvetlenirmiş böylece.
 
Yeni doğmuş ya da büyümekte olan bebeğiniz varsa, Harvey Karp'a kulak verin derim ben. Daha büyük çocuklarda da uygulayabileceğimiz, bir çok uyku ile ilgili yöntemin ipuçlarını, nedenleri-niçinleri ile çok güzel anlatıyor Harvey Karp. O'nu dinledikçe, kitabı okudukça rahatlıyor insan! "Ohh bee!" diyor, "doğruymuş yaptıklarım, yapılanlar ve sebepleri de varmış, eskilerin bir bildiği varmış. İçgüdü ve refleks önemliymiş! Tecrübeye burun kıvırmamalıymışız! Kitaba kendi kuzularım minikken kavuşmayı çok isterdim. Olmadı, dileğim diğer anneler faydalansın. Gerçekten çok değerli bilgiler var...
 
Kendisi konuştukça, Doğu Anadolu'nun en ücra bölgesine gidip, bizim "ninelerimizden" ders aldığını düşündürten Doktor Harvey Karp'ın yöntemleri, insana kendini oldukça iyi hisettiriyor. Benden söylemesi....

http://www.gunyayincilik.com/
 
 
 

Friday, December 26, 2014

Hadi Ham Yap!

Ben şu "o tabak bitecek" ekolündenim. Annem her ne sebeple olursa olsun, tabağımın bitmemesini kabul etmezdi. "Arkandan ağlar, bir sürü çocuk bunu bulamıyor, aaaaa ben diyorsam yiyeceksin, yoksa zıkkımın pekini ye!" diye giderek naiflikten uzaklaşan bilumum vecize ile karşı karşıya kalabilirdik. Öyle ya, o dönem bir çok şeyde olduğu gibi, yemekte de doyup doymadığımız, yeterince yiyip yemediğimizi en iyi "annemiz" bilirdi! Biz çocuk aklımızla kendi midemizin doyup doymadığını, ne zaman ne yemeye ihtiyacımız olup olmadığını nasıl anlayacaktık ki allasen? Dolayısıyla, büyümüş, anne olmuş, iki evlat yetiştirmekte olmama rağmen, halen tıksırana kadar yesem, doysam da, tabağımı bitirmeden sofradan kalkmam. Zorlansam da, yemekten gına gelse de, o tabak bitecek arkadaş!

Haa, ama çocuğum için aynısını uygulamadım. Doydukları vakit, tabağın yarısı kalsa da, tamamdır, yemek orada bitmiştir! Tabi en güzeli, herkesin tabağına yiyebileceği miktarda yemek alabilmesi olmalı!
 
Bir de o zaman buralar hep dutluktu! Ne GDO vardı, ne trans yağ, ne glikoz şurubu, ne esmer şeker, ne agave şurubu, ne de organik bir yiyecek! Sütü sütçüden alır, yoğurdumuzu evde mayalardık. Öyle abur cubur yemek falan da, tıpkı Taş Devri'nin pazar, Şirinler'in cumartesi olması gibi, daha nadiren olurdu. En önemli abur cuburlardan biri, sokakta elimize tutuşturulan, ekmek arası salça, peynir-domates ya da en fazla sürülebilir çikolata (öyle markalaşmış ki adı, yazana kadar akla karayı seçtim) falandı. Öyle paketlenmiş gıdaya boğulmamış, AVM aşkına tutulmamış, marketlerin sinsi bir yılan gibi koynumuza sokulmasına maruz kalmamıştık.
 
Şimdilerde ise, "çocuğumu nasıl etsem de sağlıklı beslesem? Paketlenmiş janjanlı ürünlerden nasıl yapsam da korusam? bu yiyecek GDO' ludur kesin, organik de çok pahalı, hem var mı organik diye bir şey? diye diye kafayı sıyırmanın eşiğine gelen anneler kulübünün askerleriyiz!
 
İşte tüüüm bu kaygılar ile, kafayı sağlıklı beslenmeye fena halde takmış, sosyal medyadan iki anne arkadaşım geçenlerde 1. yaşlarını kutladılar. Çok eğlenceli ve zekice bir isim ile, o kadar güzel bir işe kalkıştılar ki, onları yürekten tebrik ediyorum. Demişler ki, biz çocuklarımıza, paket gıda vermeyelim diyoruz, e ama bu çocuklar atıştırmalık ne yiyecekler? İşte bu boşluğu doldurmak için, başlamışlar, kendi mutfaklarında denemeler yapmaya! Başlangıç mottoları da şu: "çocuklarımıza yedirmediğimiz hiç bir şeyi size yedirmiyoruz!" Siz arıyorsunuz, onlar sizin için, atıştırmalık abur-cubur formunda, sağlıklı yiyeceklerle karşınıza çıkıyorlar. Bu yiyecekleri yapmaya başlarken, "organik" gıda ile başlayıp, doğal olarak üretilen ne varsa, direk yerli üreticiye ulaşıp, onlardan satın alarak,  şahane atıştırmalık ürünler yapıyorlar. Mesela şeker yerine keçi boynuzu tozu-unu, ya da yurt dışından organik şeker kamışı özü getirtiyorlar. Kullandıkları un tam buğday unu ve yerli üreticiden doğrudan alıp, bize yaptıkları şahane ürünlerin içine koyuyorlar. Yaptıkları yiyecekleri bizzat tatmış biri olarak, diyorum ki, onları tanımalı, aklınızın bir köşesine not etmeli ve herhangi bir gün ya da özel günlerde kapılarını çalmalısınız.

Üretimlerini yaparken işin uzmanlarına danışıyorlar. Ve iki de çok önemli nokta var ki; birincisi sağlıksız dediğimiz yiyecekleri sağlıklı bir formda üretiyor olmaları. İkinci önemli nokta ise, sağlıklı ürünlerin lezzetsiz ve saman gibidir düsturunu boşa çıkarmaları.


 

 

 

Hadi Ham Yap annelerinin, 1. yıldönümü toplantısında, öğrendiklerimi sizinle de paylaşmak istiyorum.
 
- Yeşilliklerin mutlaka çok iyi yıkanması gerektiği (özellikle sirke ile). Yalnız iş yıkamakla bitmiyor, zira çoğu tarım ürününde ağır metaller saptanmış! Gerek, hava (egsoz), gerek su ve toprak kirliliği sayesinde,
 
- Masum sandığımız bir çok meyvenin bile, bir takım şırıngalama yöntemleri ile (örneğin muza doğum kontrol maddeleri) dayanıklılığının gittikçe arttırıldığı,
 
- Mısır artık tartışmasız GDO lu, çok güvenmedikçe yenmemesi gerektiği...

 
 
-  Paket süt yerine, mutlaka sağlıklı koşullarda üretilen sokak sütü, çiğ süt ya da sütçü sütü almak gerektiği,
 
- Yoğurdun sütten, kefirin de yoğurttan bir kaç gömlek daha faydalı olduğu. Kefiri bir şekilde mutfağımıza ya da beslenme alışkanlığımıza sokmak gerektiği. Kefir mayasını bizzat edinip, ya da üretip sevgiyle beslemeliymişiz. (Toplantıda bize bir takım yeşillikleri rondodan geçirerek cacık tadında bir kefir veya muz ile karıştırarak, muzlu süte benzer bir şekilde ikram ettiler, denemenizi tavsiye ediyorum)


 
 
- Tıpkı kefir gibi, ekşi mayanın da mutfağımız da yerini bulması gerektiği. Ben ekşi mayayı çook zor yapılır sanıyordum. Bildiğimiz, tam buğday unu ve temiz su imiş. Metal değdirmeden, sabırla, severek (canlı olduğu için, tıpkı kefir gibi onu da sevmeliymişiz ;)) Ara sıra besleyerek canlı tutmalı ve ekmek, poğaça gibi ürünleri yaparken kullanmalıymışız.

 
 
- Narı bol tüketmek gerektiği, salataya ve kısıra, evet kısıra çok yakıştığını öğrendim. Yaptıkları salata gerçekten lezizdi ve nar çok yakışmıştı ancak, kısırı denemedim, denemek için sabırsızlanıyorum,
 
- Kek, pasta gibi yiyecekleri yaparken kabartma  tozu yerine, bir çay kaşığı karbonat kullanmalıymışız. (bu süper oldu, uygulayacağım)

- Mutfağımızda soğuk sıkım zeytinyağ ve tereyağ dışında bir yağ kullanmamamız gerektiği,
 
- Çocuklarımızı paket gıdalardan mümkün mertebe uzak tutmaya çalışıp (bu şartlarda ne kadar yapabilirsek tabi :( ) en önemlisi de sağlıklı beslenmeyi ve doğru gıdayı seçebilmesini öğretebilmeliymişiz. En en önemlisi ise, biz de bu şekilde beslenerek, çocuklarımıza doğru örnek olmalıymışız. Çünkü çocuklar dediğinizi değil, yaptığınızı yaparlar....
 
Bu bilgilerin yanısıra, internet sitelerinde mutfaktan notlar bölümünde yazılanları okumanızı öneririm. Ürettikleri gıdalarda neleri kullandıklarını, ve neleri kullanmamaız gerektiğini paylaşmışlar.
 
Bu iki güzel annenin (Filiz Morkoç ve Dalya Saftekin) kurduğu hadihamyap.com internet sitelerini bir inceleyin ve sosyal medya hesaplarını (instagram, facebook ve twitter da aynı isim ile varlar) takibe alın derim ben, naçizane! İşinize çokça yarayacağını düşünüyor, arkadaşlarıma da 'yolunuz açık olsun' diyorum ve ekliyorum; "kadın" veya "anne" girişimciler arttıkça, dünya daha yaşanılır bir yer olacak!
 
 
 
 
 
 

Thursday, December 25, 2014

İtiraf


Son günlerde Lorin okula gitmemek için elinden geleni yapıyor. Aslında okulunu çok seviyor. Bunu onu almaya gittiğimde neşesinden, heyecanından gözlemleyebiliyorum. Ayrıca öğretmeni de (çok güvendiğim, bu mesleğin hakkını veren, harika bir öğretmeni var) gün içinde herhangi bir sorun yaşamadıklarını söylüyor. Ama Lorin, istisnasız her sabah, şansını en azından bir iki kez denemekten asla vazgeçmiyor.  Hatta, çoğu zaman akşamdan başlıyor zemin hazırlamaya. Tam yatağa girmiş uyuyacakken,
 
- Annneeee, yarın karnım ağrıyacak! Eğer ağrırsa okula gitmesem olur mu?
 
ya da sabah:
 
Lorin: Annee, bugün okula gitmesem!
Ben: Neden Lorin?
Lorin: Karnım ağrıyor, ama açlık ağrıması değil. Midem de bulanıyor!
Ben: Doktora gidelim Lorin? (anne deneme yapıyor, Lorin gerçekten hasta mı anlamaya çalışıyor!)
Doktoruna hayran olan Lorin hemen cevap veriyor:
Lorin: Pembe tül eteğimi giyeyim o zaman!
Ben: Lorin hani hastaydın? Pembe eteğini düşünebiliyorsun!
Lorin: Prensesler doktora gidince bile şık olur anne!
Anne: Ama bir şartım var Lorin, eğer Doktorumuz derse ki, Lorin'in hiç bir şeyi yok, okula gideceğiz tamam mı? Eğer böyle ise gidelim kabul!
Lorin: Anne doktora gitmekten vazgeçtim
 
 deyip, konuyu ustalıkla değiştirip, tıpış tıpış okula gidiyor.
 

 
 
 
Yine dün sabah benzer diyalogları yaşadık. Bazen onun bu isteksizliği beni çok üzüyor, yıldırıyor. Bazen "annece" bir tavırla, kıyamayıp "gitmeeee yavrıııııımmmmm" diye boynuna sarılasım, içime sokasım geliyor. Hemen bu fikrimden vazgeçiyorum. Ama yine de çok üzülüyor, bunalıyorum. Böyle kötü hissettiğim bir sabah, Lorin'e şöyle dedim:
 
- Lorin çok üzülüyorum. Neden bunu bana yaıyorsun? dedim.
 
Aldığım cevabı gerçekten duymak istiyor musunuz? Şöyle cevap verdi Lorin hanım:
 
- Anne, bunu sana geçen yıl yapıyordum. Bu yıl yapmıyorum! Hem gerçekten karnım ağrıyor benim.
 
Valla en yanık arabesk müzikleri dinleyip, kendimi yollara, dağlara, taşlara vurasım var!  Neye yanayım bilmiyorum! Bir yıl sonra gelen, benim burnumdan getirdiği geçen senemi hatırlatmasına ve bana yaptıklarını itiraf etmesine mi, bunları bilinçli yapıyor olmasına mı, bu yıl hala bıkıp usanmadan, neredeyse birinci dönem bitecekken bunu yapmasına mı, yoksa itirafı yaparken bile, ısrarla, inatla "ama benim gerçekten karnım ağrıyor" deyip vazgeçmemesine mi bilmiyorum! Haaaa asıl yanacağım canalıcı bir nokta daha var: Hayat yolu uzun ve Lorin daha beş yaşında! Nasıl başa çıkarım ben bu Lorin ile a dostlar???
 
 
 
 

Sunday, December 21, 2014

Bir Çay Demlesem...

Bazen sokakta yürürken, bir sabah vakti., kulağıma bir çay kaşığı sesi gelir. Hani çay kaşığı ile çayı çilink çilink diye karıştırırken gelen o harika ses. Hemen oracıkta içim yaşama sevinciyle dolar. Çayın mucizevi kokusu, tadı var ya hani, bir de sesi var. O ses yaşamın ta kendisidir. Yorgun günlerin kurtarıcısı, mutlu günlerin ortağıdır.
 
İçilen çayın tadı, ortamın etkisiyle değişiverir, sihirlidir adeta. İnsanı kendine görünmez iplerle bağlayan eşsiz tadı ile konuşmayı çoğaltan, buzları eriten, kendinden geçiren bir tutku gibidir çay içmek.
 
"Çayı koy, geliyorum" diye edilen telefonların ardından, sohbetin altını kısık ateşte yakıp da, en tatlı müziği çalmaya başlar insanın içinin orkestrasının. Karnının altında bir yerlerde, minik orkestra elemanları, hazza ortak olmak için zemin hazırlamaktadır. Bütün çay taneleri, bir ordunun kendinden emin neferleri gibi, bile isteye renklerini suya bırakırlar. Yok oluşlarıyla dünyadaki en büyük hazzı, sadece bir kereliğine duyup biteceklerini bilmez gibi büyük bir hevesle eriyiverirler... Ama bilirler ki, yok olmak değildir bu, olsa olsa, yeniden hücre bulmak, bir dönüşüm hali, bir mutluluğa uçmaktır.
 
Bir çay demlesem...
En kedi halimle, sohbete sokulsam. Sıcacık bir yürek bulsam... İçinde aksam, çayın sıcaklığıyla erisem... Sonra sohbetin içinde biraz daha kaybolmak istesem.  En çok da içimin kapılarını sonuna kadar açsam. Zamansız, saatsiz anlar yakalasam. Her çay yudumunda, bir kere daha en basit dünya meselesinden tut da, ağır hikayelerin baş rolünde yeniden olsam. Çözemediğim dertlerimin içinden bir çırpıda çıksam, anlattıkça hafiflesem. Birden, aniden çözüm yolunu en sıcak sohbette tam da çayı yudumlarken buluversem. Öyle ya, bazen dışarıdan kendine bakabilmektir hayat. Ve bunu en çok da sıcak bir sohbetin kollarında başarabilirsin. Ama ille de bu ana, sıcak- demli bir çay eşlik etmeli.
 
Bir çay demlesem...
Tüm benliğimle, yanına kıvrılsam sohbetin... Yepyeni ufukları keşfetsem, yeni tatlara yelken açsam. Çayın kokusu her cümlede değişse, her yeni fikirle tadına, aromasına doyamasam.
Bir çay demlesem...
Kaşığın sesini dinlesem uzun uzun... Yaşama sevinciyle dolsam taşsam...


Bir çay demlesem...

 

Saturday, December 20, 2014

Zaman, Dört Nala...


Bir varmış, bir yokmuş. Bir prenses varmış. En büyük hayali bale yapmakmış. En sonunda baleye başlamış. 




Bir de arkadaş ziyareti yapıp şımarmalar, eğlenceli oyunlar...





O kendini prenses, peri sanıyooooorrr, o evde TV'yi böyle izliyooooorrr...




Bizim evde prenseslerin tuvaletleri hamurdan. Yani "şah'dı, şahbaz oldu"lar. Hem hommeyd, hem hamurmeyd, hem de masrafsız ki :)

 

Süt şişelerinden şahane kuru bakliyat, kuru yemiş kavanozu oluyor. Şişko ve yer kaplayan kavanozlara süpper alternatif. Her şeyin zayıfı makbul hem :)


Son günlerin modası lastikten bileklik yapmak yerine, upuzun bir zincir yapıp, ip atlayan insana Ada denir. 



Sibel bizim eve gelirse, evde bir bayram havası olursa...



Sonra bir sabah, Anne, Ada'yı sınava götürür. Sibel ve Lorin evde yalnız kalır. Benim arkadaşlarımı, kendi arkadaşı sanmak gibi huyları var Lorin ile Ada'nın. Lorin yönetmenliğinde, gelsin oyunlar o zaman. Hatta Lorin o kadar mutlu olur ki, ben eve gelince, "Niye geldin? Git!" bile der...




Arkadas... Bazen dertlesmek, bazen cogalmak, bazen konusmadan anlasmak, bazen uzun uzun konusmak, bazen uzun uzun dinlemek, bazen kiyasiya tartismak, bazen elestirebilmek, bazen gormedigini gostermek, bazen karanlik noktalari yakalayip aydinlatmak, bazen birlikte buyumek, bazen birlikte kaybolmak, bazen icindeki ucralara inmek ve bazen daha da cok sey olabilir. Ama en cok yaninda huzur buldugun arkadas varsa iste bu herseye deger! Hayati beraber icmek icin, guclu olmak icin, bazen sadece gulmek icin... Arkadaş ile geçen zaman bütün terapilerden daha etkili...


 


Lorin ve arkadaşları, spor yapmanın keyfine varırsa...







Anneler buluşunca, çocukları tanışınca... İşte Lorin ve Nehir...


 

Sabahları okula gitme halleri..




Bir gün beni üzen Lorin, bana hemen not yazar.




Lorin aşağıdaki sayfayı boyamış. Sonra boyamayla yetinmemiş, diyalog da yazmış. Kadın, çiçek veren çocuğa şöyle der: Ama bunu yapmana hiç gerek yoktu ;)



Timaş yayınlarının Levent serisini Ada severek okuyor. Bazen de böyle masaya dizip, kitapçılık oynuyorlar.


Lorin ve arkadaşları Yerli Malı Haftası'nı şarkı ve şiirlerle kutladılar.





 

Friday, December 19, 2014

Zaman...

Zaman...
 
Yücesi efendilerin...
Sordum ona, geçecek mi sordum...
Cevap vermez ki hiç, ama yine de sordum işte. Bazen bildiğin şeyleri yaparsın. Bazen aynı yanılgıya düşersin ya da bazen bir umut dersin, bir umut... Olur belki...
 
Koştuğum zamanlar oldu, koşarken düştüğüm. Düşüp kalkamadığım, ya da yaralandığım. Yaralarımı saramadığım. Ama olsun, efendisiydi yine de o herkesin. Acıları alıp, çarklılarının arasına öğütüyordu bazen. Sanıyordun ki yok oldular, un ufak oldular. Oysa her biri zerre zerre örüyordu seni. Sen farketmeden değişiyordun. Değişirken eksiliyordun, eksilirken büyüyordun. Çelişkiler yumağıydı hayat! Öğretiyordu sana zaman! Öğretiyordu yüce efendin. Yaşamak diyordu, öyle kolay olmayacak! Sen tüm hücrelerinde hissedeceksin, bağlanacaksın ama bedeli olacak. Bu enfes duyguyu sana burnundan getire getire yaşatacağım. Kanayacaksın, ağlayacaksın, güleceksin de kimi zaman! Ama hep ödeyeceksin! Bedellerin var senin. Ödeyeceksin.
 
Peki neden ben?
Peki neden?
Sorabileceğin en akılsız soru, diye kahkaha atacak!
Bu soruyu cevaplamak yerine seni pişman edecek! Sen cevabı istemeye korkacaksın artık, bazı cevapları bilmeye korkacaksın artık bundan böyle!
 
Zaman...
 
Yücesi efendilerin...
Unutturan, silen, koca ağzını açıp kemiren, büyüten, küçülten, indirgeyen, yükselten, acıtan, iyileştiren, sürekli hatırlatan ve hatırlattıkça güçlendiren, bazen durup durup yaralarını kanatan, bazen nadiren de olsa kol kanat geren... Ama hep yüceliği karşısında saygıyla eğilmeni isteyen...

Zaman...

Yücesi efendilerin...
"Her şeyin zamanı vardır" koca bir yalan...
Çünkü yaptığın andır en doğru "zaman"...
 
 
Zaman...
 
Yücesi efendilerin...
Bazen yalancısı...
Hep "daha çook var" gibi gösterip, dört nala ilerleyen...
 
 
Zaman...
 
Yirmidört  saatine "bir" gün denen, günü güne ekleyip yıl olan, ama belki de hayatın kendisi gibi koca bir yanılsama olan...
 
 
Eyy zaman...
 
Belki hayat bir koca gündür!
Belki perde herkesin kendi akşamı olunca kapanacaktır.
Belki yaşadığımız bütün akşamlar, geceler, karanlıklar birer provadır.
 
 
 
Hayatı diyorum içmek için, zamanın sana kadeh  sunmasını bekleme! Ya koparacaksın, alacaksın, ya da boyun eğeceksin!
 
 
 
 
 
 

Saturday, December 13, 2014

Kutuplar

Kutuplar

Ada: Baba Van'da gündüz oluyor mu?
Baba: (Şaşkın şaşkın) Evet Ada, burası gibi, o da nerden çıktı?
Ada: Sen çok kar yağıyor deyince ben de kutuplar gibi mi diye merak ettim.



Lazer Işını

Son günlerin modası saç lastiklerinden bileklik yapmaya merak sarar Ada ve Lorin. Tokaları uçuca taktıkça rekor denemesi yapmaya başlar Ada. O kadar uzun olur ki tokadan yapılma zincirimiz, okulda arkadaşları ile ip bile atlarlar onunla. Evde ise şöyle bir olay yaşanır:
Anne (yani ben) salona girdiğimde, uzun lastik zincirin eşyalara geçirildiğini gördüm.

Ben : Ada ip atlamak neyse de bu biraz saçma olmadı mı? dedim.
Ada: Anne bu saçma değil bir anlamı var!
Ben: Nedir peki?
Ada: Bunlar lazer ışınları anne, şimdi bunlara değmeden geçmeye çalışacağım!!! 
Tabiri caizse kırk yıl düşünsem bunun lazer ışını olacağı, aklımın ucundan geçmezdi. Ya sizin???






 

Friday, December 05, 2014

Olacakları Bilemezsin

Lorin ile babası komiklikler yaparak birbirlerini güldürme oyunu oynamaya karar verir;

Baba: Ben kazanacağım, beni asla güldüremezsin, ha ha ha....
Lorin: Nerden biliyorsun? Olacakları bilemezsin baba,
           Oldu mu? hayır, ee nerden biliyorsun o zaman...
          Başımıza gelecekleri bilemezsin canım...

         Veee tabi ki baba olacakları bilemez, Lorin'in komikliklerine kahkahalarla güler :))




Sır

Zaman zaman Ada ile Lorin'in yanında kısık sesle bir şeyler konuşuyoruz. Bunu dert eden Lorin babasına şikayet eder;

Lorin: Baba Ada ile anne bana sır yapıyorlar, (ağlayarak) ben duymayayım diye çok yavaş konuşuyorlar. Geçen sene de böyle yapmışlardı...
Of ya, keşke videoya çekseydim, şimdi izler, ne dediklerini duyardım...

Thursday, December 04, 2014

Merhaba Aralık

Doğrusunu söylemek gerekirse, sabrımın en tükendiği, en zorlandığım ve gerçekten o an hemen olsun bitsin istediğim an "uyku" vaktidir. Çocukların uyku saatlerini bebekliklerinden beri önemsedim ve bunun içi,n çabaladım. Ne olursa olsun erken yatmalarının onlar için çok daha sağlıklı olacağına inandım. Hem okuduğum uzmanlar, gece uykusunun çok önemli olduğunu söylüyordu ve hem de ben anne-babanın da kafa dinleme saati olması gerektiğini düşünüyordum. Hele bir de akşam saatlerinde bol entrikalı dizilere maruz kalan çocukların olması bana doğru gelmiyordu. Yani bana kalırsa, çocuğun erken yatıp, (anneyi uykusuz bıraksa da) erken kalkanı makbul! O nedenle ve günün de yorgunluğundan olacak, uyku saatleri tahammülümün en az olduğu saatler. 

Kızlarım büyüdükçe uyku saatlerini geciktirir oldular. İşte Lorin yatağından kaplumbağa modunda Cin Ali kitaplarındaki soruları cevaplıyor. Cin Ali ile ilgili duygularımı okumayan var mı peki?




Ada ve çok yakın arkadaşı İpek! Sınıfta derse girmeden önce yakaladım onları.


Apartmanımızın minicik bahçesinden bir kare! Farklı açılardan çektim. Hayat belki de farklı açılardan bakabilmek ya da açı farkına saygı duymaktır. Belki hayat sadece bambaşka bakış açılarının olduğunu, olabileceğini kabul etmektir. Belki de bütün hayatımızı yönlendiren "bakış açımız" dır. 
Neredeyse boyu kadar şişeden su içmeye bayılanlar var!



İşte Ada'dan uyduruk bir oyun. Bir zar yaparsın, kağıtları minik dikdörtgenler olarak kesersin, boyarsın renk renk ve bir de çark yaptın mı tamamdır. Zarı attın, gelen sayı örneğin 2 ise ve 2 nin rengi tururncu ise hemen iki turuncu kağıt alıyorsun. Kağıdı çok olan kazanır :) Ada uydurdu ve Lorin'in yardımıyla beraber yaptılar. 




Onlar için, ranza üzerinde bir şeyler yazmak da, uyku saatlerinden çalmak da çok zevkli!



Ada ve arkadaşları okulda kar küresi yaptılar. Tarifi veriyorum, çok basit. Bir kavanoza silikon ile seçtiğiniz bir figürü yapıştırıyorsunuz. Kuruduktan sonra kavanoza su doldurup, simler koyuyorsunuz. İşte kar küreniz hazır, hemi de hommeyt hemi de organik :) Ve bu olayı bir ev atölyesine çevirebilmek için, bir de silikon tabancası aldık, durur muyuz?






İşte yine klasik kapı önlerinde sabah okula gitme pozumuz.



Lorin hanım öksürük illetine kapılınca ve keyfi de olmayınca evde kalacaktı. Biz de Ada'yı bıraktıktan sonra beraber kahvaltı yapmaya gittik. Kahvaltı öncesi bir doz resim yaptı Lorin. ÇİĞDEM ablayı yaptı ve ismini de aynen böyle yazmış: ÇİDEM!




Kahvaltıdan sonra eve geldik ve  puzzle yaptık. Yalnız bir püf noktası var olayın, minnie li taç takmadan, minnie li puzzle yapılmaz!



Puzzle dan sonra Ada'yı almaya gittik. Gördüğünüz gibi ispatıdır! Lorin sadece okula gidip ablasını alıp gelecekken bile çanta hazırlamadan yapamıyor. 


Selçuk Erdem ve Erdil Yaşaroğlu Türkiye'de bir ilk yaparak, 7-12 yaş için üretilmiş, Türkiye'nin ilk mizah dergisi Süper Penguen'in tanıtımı için, Madagaskar Penguenleri filminin ön gösterimine davet edildik. Film çok keyifliydi, büyüklerin de sıkılmadan izleyebilecekleri bir film. Ama dergiyi anlatamam! Yaşamak gerekir :) Alın okuyun bence, çocuklarınız elinden düşüremez. O kadar güzel yani. Biz abone olduk, ikinci sayı çıktı bile...



 
 
Okulda drama dersinde kullanılmak üzere çoraptan kukla yaptık Lorin ile. Aslında dikim işi olduğu için çoğunu ben yaptım. O da seçimleri yaptı. Gözlerini çok beğendik. Önce düğme diktik, sonra da silikon tabancası ile oynar göz taktık.  Adı da "Pırtık" oldu.
 
 
 
Lorin ve Müzik öğretmeni. Lorin öğretmenini çok seviyor. Ben de gözleri parıldayan ve bir çocuğun sevgisine sahte karşılık vermeyen öğretmenleri daha doğrusu insanları çok seviyorum. Çocukların hayatında böyle samimi öğretmenlerinin olabilmesi gerçekten çok önemli. 




Lorin hanım karşı komşuya giderken görülüyor fotoğrafta. Sadece beş adım sonra orada olacak ve sadece  kahve içmeye davet edildiğimiz o sıcak ve tatlı eve elinde
tüm çeyizi ile gidiyor. Taşıyamadıklarını da marabası olarak ben taşıyorum. Fotoğrafta görünmeyen bir çantası daha var. Sol tarafına asıl. İki çanta, puzzle, kitaplar, resim defterleri ve daha neler neler...




Ada'nın anasınıfı arkadaşları ile buluştuk.  Arkadaşım Gökçe ressam olunca ve atölyesi de varsa, hemen çocuklara atölye masası kurabilir. Çocuklar çok büyük bir keyifle resimler yaptılar, mutlulukla oynadılar.





 


Bu kediyi Lorin çizdi. Cemre'ye de not yazmış, sakın silme diye. Ben de çok beğendim ve hemen fotoğrafını çektim.


Ada her daim çok istediği Ebru kursuna nihayet başladı. Çok büyük keyif alıyor gerçekten. Şimdi daha iyilerini yapıyor, bu da acemi bir "Ebru"cu olarak hiç fena değil. O damarlar dışındaki yoğun beyazlık ise kağıdın kat hatasından olmuş.


Resim yapmayı ve masa başı aktivitelerini çok seviyorlar Ada ve Lorin. Bazen biri öğretmen oluyor, diğeri öğrenci. Bazen de atölyeleri olan iki kardeş :)


Gece uyurken kitap okuyorlar genelde. Lorin de ablasının yatağına çıkmaya bayılıyor.