Thursday, March 12, 2015

Yükler, Annelik, Hayat falan filan

Doğru yapıyor muyum diye bütün gün içi içini yiyen kendini ölesiye eleştiren, bunu (eleştiriyi yani) çocuklarına da yaptıran ve kendini mütemadiyen yetersiz hisseden sadece ben miyim?  "Hayır" deyin lütfen! Hiç bir şeyin olmadığı gibi, anneliğin de bir doğrusu yok şüphesiz! Nedir, özgüvenleri gelişsin sorgulasınlar, bencil olmasınlar, özgür oynasınlar falan diye göbeğim çatlıyor! Duvarları çizip duran Ada'ya küçükken bir duvarı tahsis etmem bu yüzdendi. Ada'ya bunu söylediğimde sevinçten delirmişti. Her gelen arkadaşına "duvarı boyama" ikramı en elzem oyundan bile daha çok rağbet görüyordu. Ne oldu? Biz o duvarı boyadık, bitti, gitti! Lorin oldu, duvar boyamak istedi bir gün, bir de baktım, Ada bir duvara büyükçe bir kağıt yapıştırmış, boyatıyor. O gün öğrendim ki, "bir çocuk kendisine nasıl davranılırsa, o da kardeşine öyle davranıyor!"

 
Tamam, her şeyi kendi mantığım ve sabrım elverdiğince çocuklarıma yaşatmaya çalışıyorum, kendi doğrularımla, doğru bildiklerimle. Ama hayat yükleri, sorumluluklar arttıkça ve onlar büyüdükçe bir yerlerde çuvallıyormuşum gibi hissediyorum! Annem, ya da annemin annesi, ya da onun annesi böyle davranmamış ki çocuğuna! Tam sinirlerim yıprandığı zaman, sabır duvarını aştığımda, ev işleri beni bunalttığında, ne yemek yapacağım diye kara kara düşüncelere daldığımda, günün yorgunluğunun üstüne çocukların dersi, şusu busu eklendiğinde, ben aynı ben olamıyorum işte! Çocuk büyüdükçe, dertler, sorunlar büyürmüş derlerdi, doğruymuş! Ki daha yolun başındayız! Bu çok ünlemli yazı, hayatımı ünlemlerle doldurmasın umarım ki!
 
Zaten kişisel olarak, kendimi çok sorgulayan, didikleyen, çimdikleyen bir yapım var! Böyle bir insanın üstüne bir de anne olması vahim oluyor işte! Anneliğini sorgulamak, hep eksiklik, hep yanlış mı yapıyorum dürtüleri ile boğuşuyorum! Aahh, benim hiç susmayan içsesim, öyle çok eleştiriyor ki beni, nefes alamıyorum bazen...
 
Ne diyordum, ben bunca kişilik hakları ile büyümedim ki! Sorun annemde, ya da onun annesinde de değildi! Sorun, toplumda, bilinçte, yüzlerce yıllık gelenekte, bakış açısında.... İşte tam sıkıştığım noktada, içimde bir yerde, itinayla taşıdığım bir bardak yere düşüp parçalara ayrılıyor, sesimi yükseltmeye başlıyorum. Tamam bu da çok "annesel" bir tepki belki! Benim sorunum şu: Hem o ses yükselten anneden nefret ediyorum, hem de ve asıl sonraki iç hesaplaşma! Çocukların bunu hakkettiğini düşünmüyorum! Bu nedenle büyük bir kaos yaşıyorum. Hep haksızlık yaptığımı düşünüyorum! Zira, çocuk dediğin, senin gibi düşünemiyor, senin gibi yaşayamıyor, senin gibi algılayamıyor! Gerçekten terbiye sınırlarını zorlamadıkça, abartmadıkça kızdığımız şeyler aslında çok gereksiz geliyor bana!
Yere kırıntı döktü diye kızmak mesela! Neden? Nasıl yemesini bekliyoruz ki? Balıkçıl gibi, çene altında bir torba olsun, yerken ona mı döksün? Elinde süpürge ile mi dolaşsın? Sen annenden yere kırıntı dökmeden mi doğdun a canım? Ne olursa olsun, dökülüyor bazen! Her an dökmeden yemeyi düşünemiyor ki çocuk milleti! Öğrenilen tüm bilgiyi, tıpkı toplumun yaptığı gibi, anında unutuyor. Misal, dökmesin diye tabak veriyorsun, üstünde yiyor, ama tabak mutfağa gelmediği için, kırıntılar biraz sonra ayağa takılan tabak ile, alabora oluyor, hooop kendilerini halının desenleriyle dans ederken buluyorlar!
Hayata, hayatın getirdiği yüklere, diğer insanların anlayışsızlıklarına her kızdığımızda, çocuktan hıncını almak mesela! Neden? Onun ne kabahati var? Birinin hatasının biletini, çocuğa kesmek neden?
Telefon ile konuşurken bir rahat vermiyor! Vermez!  İlgiye doymayan bir su kaplumbağasıdır çocuk! Su kaplumbağalarını bilirsiniz, yem verdikçe hayır demez, yerler ve sonunda da çatlarlar! Telefon ile konuşmak ya da elinde telefon bik bik kurcalamak da çocuktan çalınan vakittir aslında. Ve çocuk paylaşmayı sevmez! İlgi başka tarafa kayınca da başlar taciz etmeye!
Düzenli ev takıntısı! Niye ki? Ev rahat etmek, yaşamak, saçıp dökmek için var! Ne anladık ki, yaşamamış gibi, her şey yerli yerinde duran evden? "Her temizlik yapıldığında ya da yaptığımda geriliyorum, yapma, dağıtma, dökme, demekten yoruluyorum" diyordu bir anne arkadaşım. Çünkü nankörlükte üstüne tanımam ev işlerinin, bir o kadar da bencildir. Çok da yorucudur Yaparsın, yaparsın, arkanı bir dönersin ki, hiç yapmamış gibisin! Evet ev temiz olmalı ama, ille de hep zildüzen olması şart değil. O konuya taktığınız noktada, çocukla geçireceğiniz vakit güme gidiyor. Hem huzursuz oluyor, hem de huzursuz ediyorsunuz.
 
Geçenlerde dağınıklıktan bunaldığım bir anda, kızım bana şöyle dedi:
-Sen hiç böyle dağıttık diye kızmazdın, artık çok üzülüyorum çünkü sen de diğer kötü anneler gibi oluyorsun!
 
Kötü anne! Ben! Ya da kötü anne var mı ki, olabilir mi ki? (çok abartılı istisnalar hariç) Anne ve kötü kelimesi bile bir arada olmuyor sanki!   Herkes kendi şartlarında elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışır bence, söz konusu evladı olduğunda... Bir kere, tanımdaki "kötü" olan zavallıcık, evini düzgün tutmaya çalışan bir anne! Bu durumda, dağıtmaya çanak tuttuğum için iyi olan da ben! Gerçekten de evde özgür takılmalarını destekledim çocuklarımın. Evet ama, bu bazen düzenli olmamamızı gerektirmiyor ki! Ne olursa olsun, çocuklar dağıttığını toplamıyor! Bir toplarsa, ikincide unutuyor. Hep odanda, dök dağıt, topla da demedim ki. Bizim evde, evin her köşesinden bir oyuncak size merhaba diyebilir! Hatta bu bana mutluluk verir. Minik bedenli insanlarla yaşadığımı hatırlayıp, sevinirim.


Çözüm belki de eve çok takılmamak, çocuklara karşı da gerçekten sabrı çok iyi öğrenmek gerekiyor. Günün yorgunluğu ya da hayatın stresi ile, anlamadan, dinlemeden bağırıp çağırmamak. Böyle iç döktüğümde, iç hesaplaşmalar yaşadığımda, yeni güne daha temiz, daha sabırlı ve daha hoşgörülü başlıyorum. Bence, anne olmak, sabır yelpazesini, "kendi havan" sıcak olsun olmasın, her daim yüzüne tutup, içini ferahlatmak demek. Yelpazenin renkleri de, "kızgınlık, stres ve sinir" kaosundan çıktığında, göz kamaştırabilir. Çocukla sorunları çözerken, hiç bir dert bilmiyorum ki, "sarılma" eylemine, "seni anlıyorum" sihirli kelimelerine yeni düşmesin!


 

No comments: