Thursday, January 14, 2016

Abbas Dayım

O aslında annemin dayısıydı. Ama, annem ile yaş farkları az olduğundan mı, annem dayı dedikçe ben ve kardeşlerim de öyle alıştığımızdan mı, yoksa bize "dayımız" gibi davranıp, ilgilendiğinden mi bilmiyorum, onu her daim dayım sanmıştım, sahiplenmiştim. Bazı zamanlar, annem dayısına şımarıklık yaparcasına, "benim dayım, sizin dayınız nerden oluyormuş?" dediğinde, hızımı alamaz, dayımın kucağına zıplardım. O da mavi gözlerini anneme diker, "koca kadın oldun, artık ben senin balalarının dayısıyım" der, yanağımdan makas alırdı.
 
Düzenli olarak ziyaretimize gelirdi. Masmavi gözleri, simsiyah saçları ve upuzun boyuyla onu çok yakışıklı bulurdum. Çok kibardı. Çocuk dilinden iyi anlardı. Bize gelmesi beni heyecanlanrdırırdı, çünkü eve geldiğinde evin enerjisi değişirdi. İklim değişir akdeniz olurdu. Sıcacık bakardı en maviliğiyle gözlerinin, sırayla bana ve kardeşlerime getirdiği kocaman çikolataları verirdi. Küsmüş gibi bakan annemi de sıraya dizerdi ve ona da çikolatasını verince herkes katıla katıla gülerdi. Annem babasına yapmadığı nazı niyazı, buna zemin hazırlayan mavi gözlü dayısına yapardı. Bazen dertleşir, bazen fısır fısır  konuşup, gülüşürlerdi.
 
Abbas dayım evimizdeyken ben mutluluk ve huzurla dolardım. Benimle oturup, ciddi ciddi sohbetler eder, anlattıklarımı olanca doğallığıyla dinler, yorumlar yapardı. Son derece esprili ve komik bir adamdı. Hepimiz ile ayrı ayrı ilgilenirdi. Evde herkese, her yaşa, hem anneme, hem babama hem de ben ve kardeşlerime hitap eden nadir insanlardandı.
 
Kars'tan İstanbul'a yerleştiklerinde mutluluktan deliye dönmüştüm. Çocukları da en az kendi kadar sevecenlerdi. Kızları arkadaşım ve ablam gibiydi. İstanbul macerası uzun sürmedi. İstanbul Abbas dayımın renkliliğini uzun süre yaşayamadı, yaşatamadı.
 
Ölüm gerçeğiyle, yüzleştiğim, bilinçli olarak hissettiğim ilk acımdı. "Var"lıktan, "yok"luğa geçişi algılamakta zorlansam da o artık yoktu. Kırklı yaşlarının ortalarındaydı henüz. Çok erkendi. Her ölüm erkendi ama, Abbas dayıma doyamamıştım ben, çocukları nasıl doysundu? Onu kaybettiğimiz haberini aldığımda, dizlerimin bağı çözülmüş yürüyememiştim. Sanki bir bıçak yukardan hızla gelip kalbimi ikiye bölmüştü. Öyle bir acı, tarifsiz... Kalbimin kanadığını hissetmiştim. Evine gitmek de, çocuklarıyla göz göze gelmekte istememiştim bir süre. Sanki suçlu gibiydim. Ben hayattaydım, benim babam vardı. Ama onların yoktu. Ben doyamamıştım ki, çocukları nasıl doysunlar?
 
Sonra evine gittim. Ev dolup dolup boşalıyordu. Odalar tıklım tıklımdı. Herkes ağlıyor, ağıtlar yakılıyordu. Ben de bir köşede sessizce ağlıyordum, her yer o kokuyordu. Sanki mavi gözleri üzerimdeydi. Sonra bir gün daha geçti. Sofralar kuruldu. İnsanlar yemek yiyor, uyuyor, uyanıyor, dualar okunuyor, bazen anılar hatırlanıyor, gülüşülüyordu. İçten içe gülenlere kızıyor, yemek yemek istemiyordum. Sanki hayatı durdurmalıydım. Yemek yeme fikri bana çok acayip gelmişti. Nasıl yiyecektim ki? O artık yoktu.
 
Oysa hayat buydu. Gidenler ve gelenler olacaktı. Ve biz yaşamaya devam edecektik. Her yokoluş biz de bir yara açacaktı. Sonra yaralarımız kanayacak ve o kan kuruyup kabuk bağlayacaktı.
 
Ve biz yaşamaya devam edecektik.
 
Ve çocukları... Erken giden tüm babaların çocukları gibi, zamanından çoook önce büyümüşlerdi. Acı ile harmanlanan yürekleri, "var"lıktan "yok"luğa giden en zorlu yolda unufak olup, tekrar hayata  tutunacak kadar güçlendirmişti aynı zamanda onları.
 
Hayat buydu... Yaşamaya devam ettik...
 
 
 
 
 

No comments: