Tuesday, April 19, 2016

Büyümek...

-                 Düzenli yazamadım nicedir. Hayatın koşturmacasına kapılıp, mevsim geçişinin üzerime yüklediği  “bahar yorgunluğu” mudur bilmem, harekete geçemedim bir türlü. İşe bir de mars retrosunu katarsam, kolumu kıpırdatmak dahi istemeyişimin kılıfı en janjanlısından olmaz mı?

-           Ada artık 11 yaşında. Ondan bahsettiğimde ya da oturur vaziyette olduğunda anlamıyorum ama, yanıma geldiğinde boyunun benim boyuma ulaşmış olduğunu açık seçik görünce çarpılıyorum. İyi niyetli ve sorgulayan bir genç kız olma yolunda ilerliyor. Arkadaşlıklar kuruyor, ilişkileri anlamaya çalışıyor, insanları ve hayatı tanıyor işte.



-          
Lorin, ah Lorin! O ayrı bir alem. Sınırları zorlamaya meraklı, kendini ve hayatı keşifte aceleci ve hatta bir çok şeyi biliyormuş da, bize öğretmeye gelmiş gibi hissettiriyor insana.

-          Geçenlerde bir yerlerde okudum. (Bu ara sabrım azalma eğilimine girmişken, daha çok kafa patlatır oldum.) Eğer anne ve baba olarak biz, birey olma sürecimizi tamamlayamadıysak, çocukla sürekli bir çatışmaya giriyormuşuz. Aynı şey öfke kontrolü yapamayanlar için de  geçerliymiş. Benim çocuk yetiştirmeden anladığım, önce kendini büyüteceksin! Kendini iyi bir tanıyıp, ters yüz edip, ardından da büyümeyen, gelişmeyen yanlarına çalışacaksın. Ciddi bir çaba ve emek işi bu. Kendine emek vermeden çocuğunla doğru iletişim kuramıyor, onun gelişimiyle ilgili sağlıklı bir yolculuk yapamıyorsun. Hep derim, kişisel gelişimin en hası, bir çocuk sahibi olup, çocuğunu büyütme yolculuğunda, kendi çocukluğunun da elinden tutabilmektir. Yani kişisel gelişim kitaplarına beş basar bir çocuk büyütmek! Önce kendini ve sonra da çocuğunu okursan, kendine kattıklarınla birlikte artar, çoğalırsın. Bunu başka bir yazıda daha geniş yazacağım.


-           Bir de mutlaka anlatmam gereken bir şey oldu. Evde hala dişler sallandığında yastık altına konuluyor ve sözüm ona “diş perimiz” de yastık altlarını es geçmiyordu. Ve her konuda olduğu gibi, kardeş var diye, iki yastığın altı da şenleniyordu. Sadece birinin dişişnin düşmesi yeterliydi. Bir ara diş perisi varsa, hastalanınca çocuklara bir şeyler getiren hastalık perisi, bisiklet perisi, oyuncak perisi de var mı diye merak ediyordu Ada. Hayata renk katmak ve büyümeyi eğlenceli kılmak adına biz de bu oyuna heyecanla ortak oluyorduk. Bir keresinde Ada parayı bulamayınca, “ama koymuştu” diye ağzımdan kaçırmış, sonra zor toparlamıştım. Meğer tam da o günlerde bizimki zaten bu işin peşine düşmüş. Daha dün itiraf etti. Dişi sallandı ve düştü. Babasına seslendi, “babaaaa, periden herhangi bir şey istemiyoruuuummm”
Habip: “İyi de neden bana söylüyorsun?”
Ada: “Sen anlarsın”
Lorin ve ben onları dinlerken Lorin atıldı hemen:
“Ne olacakmış, ben de anladım. Peri diye bir şey yok!”
Desene onca zamandır eğlenen, eğlendiğini zanneden bizmişiz! Diş perisinin fendi, çömez anne babayı yendi, hatta ters köşe yaptı!
Hala umutlu olan Habip,  son bir kez daha çabaladı:
“O kadar emin olma Ada!” diyecek oldu,
Ada devam etti, vurucu darbeler bitmemişti.
“Ben deneme yaptım ve artık eminim baba. Bir keresinde ben küçükken, dişim sallanıp düştüğünde, size söylemedim. Eğer dedim, diş perisi varsa gelir, yoksa da annem-babam diş perisidir. Ve o gece diş perisi falan gelmedi baba. Diş perisinin olmaması önemli değildi, en zoru, dişimin düştüğünü size söyleyememek oldu!”

Yüzümüzdeki ifadeyi size anlatmama gerek yoktur sanırım. Bu aralar ergenyuslar arasında kapak oldu anlamına gelen “Za” diye bir laf var. Tam da o oldu bize! Zaaaaaa, hem de en katmerlisinden!

No comments: