Wednesday, August 10, 2016

Van… Güneşin Ülkesi…



Işık doğudan yükselir… Boşuna değilmiş, bu parıltı bu ihtişam boşuna değilmiş. Van, güneşin ülkesi diye mi insanı bu kadar sıcakmış? Van güneşin ülkesi diye mi, doğu şehirlerini kıskandıracak kadar güzelmiş?  Van güneşin ülkesi diye mi, kışın olanca soğuğuna, adam boyu yağan karlarına inat mı bu kadar yakıcıymış?

Habip yani evin babasının Van serüveni başladığında Lorin;  “Van diye bir ülkeye gidiyor babam” demişti arkadaşlarına. “Van” şehir diye boşuna anlatmaya, eline Türkiye haritasını alıp boşuna öğretmeye çalışmış Ada. Van gerçekten de ülkeymiş. Güneşin ülkesi.

Doğu’ya her geldiğimde, suyundan her içtiğimde toprağını koklayıp, temiz havasını içime her çektiğimde, kavruk tenli çocukların gözlerine her baktığımda, büyüleniyor, yenileniyor bir  o kadar da gerçek hayat ile burun buruna gelip, İstanbul’dan soğuyorum. Gerçi tiyatroda sahne tozunu yutmak gibi bir şey bu kaosun içinde yaşamak! Uzaktayken özlüyorsun, bedenin başkasını kabullenemediğinde şaşırıp kalıyorsun.  Yıllarca ‘doğu’dan uzaklaştığımıza bir kez daha boynum bükük bakakalıyorum…   

Öyle yavaş ki her şey. Sahilde yürüyüş yapmak için trafiği delip geçmek, önce bir strese bulanmak gerek İstanbul denen, güzelliği lekeli kentte. Savaşını vermeden, sahilini göremezsin! Bedelsiz  hiç bir şeyi yok ki İstanbul’un! Burnundan fitil fitil getirmeden, yüz görümlüğü almadan açmaz ki sana güzel suretini!


Gelgelelim Van’a! Yavaş yavaş yürüyorsun, gün öyle uzun ki, güneş erkenden batsa ne olur? Bitmeyen gün yapmışlar. Burada “ay şekerim 24 saat yetmiyor”lar maziye karışıyor! Gün senin, güneş senin, sahil senin, tepe tepe kullan! Lorin yürürken, bir çiçeği alıp koklamaya başlıyor, zaman duruyor. Orada öylece durup “hadi” demeden yaşamanın lüksüne, yaşadığınız şehrin egsoz kokusundan uzak olduğunuza, böyle bir dünyanın varlığına şaşakalıyorsunuz. Öylesine hor kullandığım bütün “hadi” ler beynimdeki devasa çöplükte şimdi.

Sanki bazı şeyler kent değiştirdiğin an evrim geçiriyor. Birdenbire oluveriyor her şey. Yaşam rötarı yaşıyorum ve bundan hiç de şikâyetçi değilim. Sahile yürüdüğümüz yol hiç bitmiyor. Oysa burada en uzak yer, İstanbul’da en yakın yer gibi neredeyse. Ama yol bitmiyor. Sahile yürüdüğümüz yol, ışıltılı minik bir patika gibi adeta. Büyülenmiş gözlerle izliyoruz tabiatı. Ada fotoğraf çekmelere doyamıyor. Hem hayatı, hem birbirimizi, hem doğanın güzel çok sesli krosunu içimize çeke çeke ilerliyoruz. Yine bir “küçük yer klasiği” olarak, insanlar selam vere vere güzelleşiyoruz. Dudaklarınıza gülümseme yapışınca, hayata da gülümseyerek bakmayı, emekleyen bir çocuk acemiliğinde öğreniyorsunuz. Van gölüne ulaştığımızda uzaktan görünen ışık daha da yükselip gözlerinizi kamaştırıyor, insanı kavrayıp havalara çıkarıyor, “göl” demeye utanıyorsunuz. Van gölünün bir üst komşusu olan Urumiye Gölünün Farsçası ‘Deryaçe’ yani küçük deniz desek, Van gölü darılır mı bize? Yok o da olmaz, haksızlık etmiş oluruz! ‘Küçük’ öneki bize küstürmesin Van’ın güzeller güzeli devasa gölünü…


Size bir sır vereyim mi? Ezberlerinizi bozun! Bırakın Batı’nın yapay şehirlerini, insanlığın nadasa çekildiği kimliksiz mekanlarını, gelin Doğu’ya! İlle de yüzmek isterseniz de Van gölü kucak açacaktır size! Birkaç günlüğüne de olsa yaşamı yavaşlatmanın ömrü uzatmanın anahtarı burada. Işığın yükseldiği ‘doğu’da. Yolların uzadığı, zamanın donduğu, saniyelerin bitmediği, anların güzelliğini yaşamanın zenginliğini keşfedin! Kendinize bir şans verin! Daha önce dediğim gibi, bırakın şeker diyetlerini, “insanlık detoksu” nasılmış bir görün! Bir kere nefes alınca buralarda, bağımlı gibi hep gelmek istemekten korkmayın!


Hem kuşların bir bildiği varmış! Göç yolu diye boşuna seçmemişler bu enfes kenti. Gelin, Urartulardan kalma bu güzel kenti, tarihi kalıntıları, eşsiz doğal güzelliklerini görün. Belki Semiramis’in silüeti çıkar karşınıza, belki de “üstünüzden bir kuş geçer, kanadından bir tüy düşer”…


No comments: