Wednesday, September 21, 2016

Hep Tersini Yaptım

Ada, Lorin ve ben okulun ilk günlerinin muhasebesini yaparak sohbet etmekteydik.
Lorin: Anne biliyor musun, okul açıldığı için çok mutluyum. Cumartesi pazar olsun istemiyorum. Haftasonu gelmesin istiyorum. Hep okula gidelim.
Ada: Lorin ben okulu seviyorum ama hafta sonunu da seviyorum. Bana keyifli geliyor. Yalnız sen de bir ortasını bulamadın. Geçen yıl da okul iki gün olsa, tatil beş gün olsa diyordun.
Lorin: (bana dönerek) Anne, ben geçen yıl okula gitmek istemezdim ya hani!!! (onaylamamı bekler bir vurgu)
Anne: Evet ( ne çektim be günlük)
Lorin: Bir itiraf edeyim mi? (devam eder) Ben sen ne dersen hep tersini yapardım. Üşür, hasta olursun, üstünü açma dediğinde, üstümü açardım ki, hastalanayım, ertesi gün okula gitmemek için. O nedenle sana 'galiba yarın hasta olacağım, en iyisi okula gitmeyeyim' derdim, bir gün önceden!!!!"
Anne: Ahh Lorin ah...
Lorin: Hatta bir gün sen bana, "Ada'nın yastığında uyuma, o daha yumuşak ve alçak seninkinden, boynun tutulur" dedin diye, ben o gece o yastık ile uyudum ki, boynum tutulsun da okula gitmeyeyim!
Yorum yapamıyorum sayın seyirciler. Lorin bu belli olmaz işte! 

Sunday, September 18, 2016

İç Ses, İkilem ya da Çoklem!

Çocukları ne zaman anneme bıraksam -ki bu çok sık olmuyor- kafama çok sayıda şey üşüşüyor. O kadar çok şey yapmak istiyorum ki ve en sonunda da hiç birini yapamıyorum. Bir film alıp izlesem mi, yok ya  sinemaya gideyim, ne zamandır başlayıp devam edemediğim "Kırmızı Saçlı Kadın" a mı devam edeyim, bir arkadaşımı arayıp kahve mi içeyim, evde takla mı atayım, amuda mı kalkayım, karışık çekmece içlerini mi düzenleyeyim, tezim için makale mi okuyayım, soşıl medyada fink mi atayım, yazamadığım 188 adet taslak yazıyı mı yazayım, kızların yazamadığım günlüklerini mi yazayım, gidip vitrinlere mi bakayım, sokaklarda bağıra çağıra dans edip şarkı mı söyleyeyim, yürüyüş mü yapayım, vurup kafayı yatayım mı diye diye düşünürken her zamanki gibi kalakalıyorum. Geçen gün de öyle odu. Saat akşam 7 civarı çocukları anneme bıraktım. Gece oarada kalacaklar ve bir sonraki öğlen alacağım. Yani öyle kararlaştırdık. Bıraktım ve eve döndüm. Koltukta kaç saat oturduğumu hatırlamıyorum. Düşünmekten, iç sesimle mücadele etmekten hiç bir şey yapamadım. Yani ben öylece oturup, ne yapacağım diye düşünürken hem hiç bir şey yapamadım, hem de başıma korkunç bir ağrı saplandı. İç sesim de hiç susmadı. Hazır Lorin susmuşken, okuduğu her satırı veya izlediği her sahneyi anlatmıyorken, kardeş kavgaları vuku bulmamışken, hiç susmayan çok sesli "anne, ANNE, anneeaağğ" korosu susmuşken, sakince dinlenmem gerekirken "iç sesim" devredeydi. Bana rahat vermemek üzere anlaşmışlar gibiydiler. Sanki Lorin giderken yerine ajanlarını bırakıyor. Sanki Lorin'in varlığına dua etmemi istiyor. Beterin beteri vardır diyor sanki. Ya da iç sesim intikam alıyor benden, çünkü Lorin varken iç sesim onun yanında cılız kalıyor, kendini duyuramıyor. Şimdi işte hazır top ona geçmişken gol atacak ya, elde ettiği kazanımı canhıraş bir şekilde kullanıyor.

İnsan bir fikir verir, oysa iç sesim almış ya sazı eline bir kere, "onu yap, bunu yap, yok ya bu olsun" diye kafamı karıştırıyor, hiç susmuyor. Kızlarım geldiğinde, kendisine sıra gelmeyecek olmasına rağmen, "ne seninle, ne de sensiz" misali, "çocuklar özler seni" diyor bir yandan da. "Yok ya büyüdüler artık" diyorum, "senin bile hala annene ihtiyacın var, ne büyümesi?" diyor. İç sesim susmayınca, sehpanın üzerinde gözümün içine bakan  "Kırmızı Saçlı Kadın" kitabını alıyorum. Biran pür dikkat kesiliyor sanki, belki diyorum, o da kitabı merak etmiştir. Belki senkronizasyonu yakalamışızdır. İçim ayrı telden, dışım ayrı telden çalmaz artık belki. Belki biraz ferahlarım, diye geçirmek istiyorum aklımın en ücra bir köşesinden ama yanılıyorum. İç sesim intikamını alırcasına, "Lorin seni arar geceleri" diyor ve beni can evimden vuruyor. Belki başımı ağrıtan da bu cümle oluyor, bilmiyorum.
 
Ben iç sesimi anlıyorum aslında ama beni kim anlayacak? Sesini duyuramayan küçük kardeş gibi ya da olgun olmak ve susmak zorunda kalan bir abla gibi davranmak zorunda kalıyor kızlarım varken sevgili iç ses hazretleri. Çünkü öncelik kızlarımın. Ama şimdi benim tam da kendime ayıracağım anda çıkmasa karşıma. Baltalamasa şu leziz saatlerimi. Acaba geceleri belli saatleri ona mı ayırsam. "İç ses terapi saatleri" mi yapsam. Keşke bir yaşam koçuşum(!) olsaydı. Çok da inanmam aslında, hatta bir meslek dalı gibi gösteriliyor ya, saçma bulurum ama, bazen insan bir bilene sormak istiyor. O bir bilen de çoğunlukla içi oluyor ya, şimdi benimkine soramam. Zira o şuan kendini ispat etmenin peşinde.
 
Aslında iç sesime ve herkese, haykırarak şunu söylemek istiyorum. Lütfen ama lütfen çevrenizde anne olan birileri varsa onlara destek olun. Yani kendilerine ayıracak zamanlar yaratın annelere. Böyle serseri mayın gibi, ne yapacaklarını bilemeyecek halde kalmasınlar. Alışmadım ki anacım, ne yapacağımı bilmiyorum. Önce bir içindekileri hazırlamalıyım. Yani bir iskelet, bir çatı olmalı. Tez ile bozmuşken tez hazırlar gibi anlatıyorum, yani demem o ki bir plan, program eşliğinde olmalı. Anne bilmeli ki, en azından haftada bir gün ya da yarım gün de olur kendine ayırdığı bir zaman var ve o zaman içinde de ne yapacaksa yapacak. Böyle olunca da planlı olur, böyle benim gibi apışıp kalmaz, dumura uğramaz. Çok şey mi istiyorum allasen?
 

Çığlık, Edvard Munch

Wednesday, September 14, 2016

Kardeşliğin Raconu

Gece terasta iki çılgın kardeş şarkı söyleyip kikirdiyorlardı. Teras izni almaları ile terasa koşup, salıncağa atlayıp şarkı söylemeleri bir oldu. İzin istediler, çünkü erken uyumaları konusunda baba ve anne düzen oluşturmaya çalışıyorlardı. Ne de olsa okullar açılacaktı bir hafta sonra. Ve bu yaz iyice büyümüş, erken yatma kuralını iyiden iyiye delmişlerdi. Olsundu. Kurallar bazen de delinmek için varlardı. Aksi halde yaşam çekilmez olmaz mıydı? Terasa, sanki uzun süre açılmasını bekledikleri indirim yapan bir mağaza açılmış da, saatlerdir kuyruktalarmış gibi adeta kalabalığı yarar bir coşku ile koştular. Sayıca iki tane olabilirlerdi. Ama çıkardıkları ses itibariyle bir sınıf kadar çoktular sanki. Öyle eğlenerek şarkı söylüyorlardı ki, ne Eylül'ü ne de soğuyan havayı hissetmemişlerdi. Çocuk milleti böyleydi, ancak iliklerine kadar donarsa ya da hasta olursa söylerdi. Çünkü o an eğlence vardı ve eğlence var olunca, ne üşümek akla gelirdi, ne açlık, ne de tuvalet ihtiyacı...

Çocuk milleti öyleydi öyle olmasına da, ya sıkıcı anne milleti nasıldı? Yine her zamanki gibi içerdeki sıcak evden onların nasıl da üşümüş olabileceğini, eylül ayının akşamlarının daha yazın etkisinden çıkamamış minik yavrularının bedenini bıçak gibi kestiğini hissetmişti. Annece abartılar her daim mubahtır işte. Seslendi, anne kişisi hemen, terasa çıkan minik çalışma odasında oturduğu masa başından. "Kızlaaaar üşüdünüz mü?" Aslında üşüdüklerinden emindi ama nezaketen sordu. "Üşümüyordum anne ama sen sorunca ben çok üşüdüğümü fark ettim." dedi biri. Diğeri "ben de donuyorum" dedi. Anne içinden "sormasam donarak kaskatı kesilecekler" diye geçirdi. Hatta hayalinde karlar arasında donan çocuklarını AKUT ile birlikte arama kurtarma çalışmalarına bile katılmıştı çoktan. Baba bir şal alıp kuzularına gitti. Bir şal! İki çocuk, bir şal. İki şortlu, askılı tişörtlü  çocuk ve bir şal. Erkekler marstan, kadınlar venüsten söylemi boşuna değildi işte! Bambaşka gezegendendiler. Anne, bir şey demeden kalktı, her birine iki şal ve birer hırka buldu hemen götürdü. Hırkalar giyildi, şallardan biri şortlu bacaklara, diğeri de her ihtimale karşı, yetmez diye yanlarına verildi. Annelik böyle işte, hastalık gibi azizim, virüs vücudunu sarınca, otomatik pilota bağlanıyor, bazı anları, yaşadıktan sonra algılıyorsun. Normalde annene çemkireceğin, saçma bulacağın bir çok hareketi kendiliğinden yapıyorsun. Uyurgezer gibi. Gözlerini açtığında kendinden koşarak kaçmak istiyorsun.
 
Babalık, annelik, çocukluk nasibini alır da, kardeşlik ne güne dururdu? Şimdi sahnede o vardı. Anne bilgisayarın başına, yazısına, baba okumakta olduğu kitabının başına geçti. Çocukların kikirdeşmesi kahkahalara dönüştü. Şarkılar havada uçuşuyordu. Anne ve baba huzurlu bir ruh hali ile yapmakta oldukları şeylerle ilgilenirken, karanlığı bir çığlık böldü. Beş dakika önceki büyülü havadan eser yoktu. Gece terasta kardeş kavgası sahnedeydi. Kavga nedeni talihsiz şalın kimin bacağını daha çok örttüğü üzerine "ulvi" bir sebepleydi. Anne ve baba az önce huzur ve gururla -mutlu yavrulardan oluşan eserlerinden dolayı- bakışmışlardı. Şimdi ise çıt çıkarmadan mesele ne zaman biter diye beklediler. Bitmeyince anne kalktı. Çocukların yanına gidene kadar, salıncakta oturulan kısım en çok senin mi, benim mi kavgası başlamıştı çoktan, sonra ayağını en çok kim uzattı kavgası. Bu kavgalardan en güzeli arabada yaşanandı. "İkimizin camı eşit açılmamış, onun camı daha çok açık" tartışması üzerine annenin arabayı sağa çekerek, milimetrik oranlarla camları ayarlaması ile mutlu sonla bitmişti. Bittiği anda da, "canım kardeşim seninki daha çok açılsın" demişti abla olanı. Bu kardeş kavgası çok enteresandı. Kafasından geçenlerle terasa çıktı anne. Bu garip konuda içlerinden seçtiği, daha haklı bulmadığı birine çemkirdi. Anında kaplan kesildi çocuk. Diğeri de arkasına takıldı ve anneye sağlı sollu kroşelerle karşı atağa geçtiler. Anne kendini ringlerde hissetti. Baba gelmiş, ringin köşesinde havlu ile terini silerken, ona taktik veriyordu hayalinde. Anne biran için bu sağlam kroşelerin önüne taktik veren marslıyı atmak istedi. Parça pinçik olmasına gönlü razı olmadı yine de, annelik işte. Virütik bir durumdu. Bir şekilde olayın içinden sıyrıldı ve bir daha karışmamak üzere and içti.
 
Yazarın burada vermek istediği yaşamsal çıkarım; siz siz olun, kardeş kavgası, tartışması,çekişmesi, adı her neyse asla karışmayın! Eskinin "bak geliyor kafaya terlik" cümlesi de dönemin y, z ve bilumum enteresan kuşağına da sökmeyeceğine göre, hiç karışmayın daha iyi. Yani "gölge etme annecim, başka ihsan istemem!"