Tuesday, October 04, 2016

Annelik, Kadınlık, Yavaşlık...

Sadece benim içimde, beynimde varsa ameliyatla aldırmaya karar verdim. Peşimi bırakmıyor. İçses konuşurken, onun adamları da yutağı geçip, boğazımı sıkıştırıyorlar. İçerden kuşatıldım. Hep bir pişmanlık hissi. Hep bir "beceriksizlik" çanları, hep bir yetememe hali. Benim derdim bana yetiyordu zaten! Endişe militanları zaten anneliğe adım attığım günden beri bölünerek çoğalıyorlardı. Endişelerimin yanına bir de bu eklendi ve son günlerde ayyuka çıktı! Anneliğimi sorgulamaktan vazgeçmeliyim! Ya da söyleyin bana, yalnız olmadığımı, kendinizi her daim "olmamış" hissedip hissetmediğinizi, hep "eksik" yapıyormuş, daha iyisi varmış da beceremiyormuş hissini. Ev, hayat, çocuk, kendi hayatım derken, siz yetişebiliyor musunuz? Yoksa erkeğe bonkör davranan "ayh canım onların tabiatı böyle " diye bizi kandırıp, hep yükü kadına mı vermişler? Çünkü ben bu kaygıları duyan baba (istisnalar müstesnadır) görmedim? Ya da hayata böyle bakan erkekler, var mı?
 
İlk insandan başlayıp, türler oluşurken bence şöyle diyaloglar olmuştur: "aaaa du bakıyım, kız bunun genlerinde anaçlık var, becerir anam bu, zaten fiziken de zayıf, iki korkuttuk mu, e sadık bide, duygusal da garip, o zaman vurun abalıya! Erkektir, paşadır, elinin kiridir, beceremez, ayol zaten genetiğinde yok der, çözeriz bu işi biz, evelallah".... Çocuğu verin bu gariplere, ki zaten zevk alacaktır, ev zaten hepten onun tekelinde, yemek dersen ondan sorulur, e görgü onda, bilgi onda, merak ve araştırma duygusu onda, becerikli de, yıkın işleri üzerine. Bir kaç da atasözü pompalayalım, Atalarımız ne derse doğru der zaten; "yuvayı dişi kuş yapar" (kuşlar yanılıyor olamaz, doğal sonuçta), "kız olsun taştan olsun" (en azından bulaşıkları yıkar), kadın var çerden çöpten aş eder, kadın var pişmiş aşı taş eder (erkek cinsinde yok zaten, erkeklerin hepsi aynı kalitede, peki kadın yerine  "insan" diyemez miyiz şuna?)
 
Çıkamıyorum işin içinden... Beynimde hep "olmuyor" "beceremiyorsun" çanları çalıyor. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum. Tüketim toplumu olabilir. Eskinin "az" ile yetinilen, her şeyin daha ölçülü olduğu günlerinde yaşamayı isterdim gerçekten. Sanki çocuklarımı mutlu etmek için taklalar atmalıyım. Sanki onları her daim evde gösteriler, etkinliklerle karşılamalıyım. Sanki dünyada ne kadar çok yer varsa gezdirmeliyim, sanki yapabileceğimin daha iyisini yapmalıyım. Sanki onlara daha doğru davranmanın yollarını araştırmalıyım. Çok okumalıyım, çok bilmeliyim sanki. Hiç bir gelişmeyi kaçırmamalıyım. Onlarla zaman geçirmeliyim. Hatta onlarla ayrı ayrı zaman geçirmeliyim. Sanki, sanki, sanki...
 

Olmuyor, beynimdeki seslerden, hislerden kurtulamıyorum. Peki ya ben ne olacağım? Onları mutlu etmeye çalışan ben ne olacağım? Ben nereden besleneceğim? Öyle ya, beslenmeden nasıl üretir ki insan yenilikleri? Nasıl yenilenir ki? Kendime ne zaman ve nasıl 'zaman' ayıracağım? Aslında konu tüketim toplumunun çılgınlığına ve yaşam hızımıza gelip takılıp kalıyor. Bu hız başımı döndürmeye, kendimden uzaklaştırmaya ve sürekli anneliğimi, benliğimi, giderek her adımımı sorgulamaya yöneltiyor beni ve ciddi anlamda yoruluyorum.
 
Dün şöyle bir fotoğraf paylaştım aslında tam bir cinnet anıydı. Paylaştıkça rahatlıyorum bir yandan da...
 
 
 

 
anneceyansimalar Okul sonrası atıştırmalıklar yenir, pijamalar giyilir, ödevler yapılır, muhteşemiz biz😅 desem de inanmayın😜 evet bunlar yapıldı ama arkasında bol miktarda, tartışma, seslerin yükselmesi, kavga, trajedi, gözyaşı, "beni anlamıyorsun" lar, kızmalar, ergen tripleri, önergen nazları, niyazları vardı. Fotoğraflara aldanmayın sayın seyirciler🙈annelerin yükü çok ağır. Yapabildiğiniz kadar destek olun lütfen🙋🏻 çünkü bu iş zor çok zor yonca😩 hunili bir takım anneleri çevrenizde görürseniz şaşırmayın lütfen, kıyafetine göre takmıştır ayol, idare ediverin😅 çünkü ben de onlardan birisiyim🙈 ve her güzel karenin arkasında, tartışma,gözyaşı vs varsa, daha da fazla bu kareyi oluşturmak için EMEK var😅 bu sahnelere kolay ulaşılmıyor hanımlar beyler🤓 şimdi bu genç yutubırlar vidyo çekecekler ve belki blogır anaları da olanları yazar kimbilir. Ve şimdi sahne onların😎
 
 
Hız demişken, hayat ne kadar hızlı değil mi? Tabi ki hızlı ve bu hep dillendirilir ama bahsettiğim yılların hızlı geçmesi değil. Bahsettiğim her şeyin ne kadar çabuk tüketildiği. Teknolojinin ne kadar çabuk ve hızla değiştiği, yeni starların pıtırcık gibi her yeni gün çıkıvermesi, etrafınızı bir anda daha eskiye adapte olmadan yenilerle burun buruna kalmak, janjanlı paletlerin her gün market raflarını süslemesi. Gitgide geçmişte olanlarla aranızın açılması. Geriye dönüp baktığında, bırak görmeyi tozu dumana katmış, dörtnala geçip gitmiş bulabilirsin her şeyi. Bence bu hız asıl bizi yoran ve çözüm de yavaşlamakta sanki. Hızı yaratan, şu anki dönem kadar, yaşadığımız büyük şehirlerin de etkisi tabi ki. Bir yerlere yetişme telaşı, trafik, kavga etmeye proglanlanmkş insanlar, öfke nöbeti geçirenlerle sarıldı etrafımız. Yaşamın hızı ile içsel hızımız aynı değil bana kalırsa. Çünkü insanız en nihayetinde ve böyle olması da çok doğal. Öyleyse yavaşlamalıyız ve bir de annelere yardımcı olmalıyız. Hayat vurmuş, genler vurmuş, bir de siz vurmayınız :)
 
 
İçimde Candan Erçetin çalıyor bu ara...
 
 
 
 
 
 

No comments: