Thursday, October 20, 2016

Yeke Yazı

Ben çocukken anneannemlere gittiğimizde orada kalmaya bayılırdım. Üstelik o zaman dünyanın pardon Türkiye'nin öbür ucuydu. Baş döndüren bir hızla ilerleyen teknolojik ve bilumum gelişmeler ile artık uzaklar yakın oldu o ayrı. Uzun uzun yollar gider, Sarıkamış'ımıza öyle kavuşurduk. Sarıkamış'a otobüs girince, içime ılık ılık bir şey akardı. Mutlulukla karışık huzurdu o duygunun adı. Çünkü ben anneanneme kavuşacaktım. Otobüste yanımızda haşlanmış patatesler, yumurtalar, çerezler, poğaçalar, kek ve kurabiye, mutlaka termosta çay, hatta bazen tavuk bile olurdu. Valiz hazırlamak dışında "yolluk" hazırlamak da ayrı bir rutindi. Bazı yolculukları anneannemle beraber yaptım. Çünkü ben onun "ilk göz ağrısı", "kara kayısısı" "didem" iydim. İlk torun olmanın tüm avantajlarını, anneannemin sonsuz sevgisi, insanın başını döndüren ilgisi, sonsuz nazlanma hoşgörüsü ile, iliklerime kadar hissederdim. O'nu kaybettiğimden beri kapatamadığım boşluğu işte bu yüzdendir. Beni büyüten olduğu için, çocukluğumun da büyük bir kısmını onunla birlikte yolculamış oldum. Anneannem yeşil yeşil bakınca bana, biz oracıkta anlaşırdık. Kalpten kalbe kurulan gizli yolumuz, gözlerimizde başlıyordu bizim. Ben biliyordum ki, hata yapsam da, yanlış biri olsam da, doğrulardan kopsam da anneannem beni hep sevecek. Ben bilirdim ki, anneannemin içinde bana karşı kaynağı hiç bitmeyen yoğunlukta bir sevgi var. Her şeye gücüm yeter gibiydi o varken, sanki o varken ben daha önemli bir kişiydim. Çocukluğuma kazıdığı duygular ile o benim için çok çok önemliydi. Hem kahramanım, hem çalışkanlığıyla idolüm, hem şikayet etmeyen yapısıyla örnek aldığım, hem de sadece saçlarıma dokunmasıyla içimin titrediği canımdı. Söylediğim hiç bir şeyi ikiletmezdi. Telefonun ucunda beni hep dinlerdi. Kendimle ilgili anlattıklarıma, gözleri kocaman açılarak, hayranlıkla dinler, isabetli yorumlar yapar, bazen sadece sarılırdı. Telefon çaldığında, telefonun çalışından mı, hislerinin  kuvvetinden mi, hangi kızının olduğunu anlardı. Tam altı kızı altı oğlu vardı. Ve buna rağmen, her çocukla sevgisi ve sabrı azalmak yerine ters orantıyla artmış olacak ki, bana daha yoğundu ilgisi. Hatta benden sonraki torunlarına da devam etti. Bu nedenle onun kızı olmayı hayal etmedim ve teyzelerimi hiç kıskanmadım. Şimdi anlıyorum ki, benim için ne kadar değerli olduğunu bildiğinden o da bana bunu hiç hissettirmemiş. Çünkü onun için ne kadar özel olduğumu herkes biliyordu. Benim onu anmadığım bir gün yok, işte bu yüzden.
 
Bir ara evde beş çocuk vardı sanırım. Bir kısmı üniversite için, bir kısmı çalışmak için, ya da  evlendiği için evden ayrılanlar vardı. Belki en büyük abla olan annem ile, en küçük kardeşleri aynı evde yaşamamış, hatta karşılaşmamış olabilirlerdi. Abla-kardeş ne demek yaşamadan, çoluk çocuğa karışmıştı. Neyse işte, sabah kahvaltıları, kalabalık evlerde nasıl da şenliklidir bilirsiniz. İşte o sabahlardan birinde, herkese yumurta pişirip, kendine pişirmediğini göre göre alışmış olmama rağmen sormakta sakınca görmedim. "Neden kendine pişirmiyorsun"?" dedim, her şeye bir lafı vardı anneannemin, her durumda söylenecek bir özlü sözü. "Ananızı taş yesin, yarımşardan beş yesin" dedi gülümsedi, "hereniz biraz yarısından, biraz da sarısından verirsiniz, olur biter" dedi. 'Hereniz', Azericede hepiniz anlamına gelir. Bir de "hamınız" var. O da aynı anlamda. Çoklukla onlar konuşurken araya Azerice kelimeler karışıverirdi. O başıboş uçuşan Azeri laflarını, deyişlerini havada yakalardım. Beynime yazardım. İlgimi çekerdi. Başka bir dilden anlatılan hikayeler gibi, başka dillerin hikayeleri de beni çekmiştir her daim.
 
Anneciğim de anneannem gibi ben çocukken kullandığı için bazen benim de ağzımdan dökülüveriyor.  Sabahları Ada bazen pantolonunun bir ayağını giyip, diğerini giymeden önce uykulu olacak ki  uzun uzun bekleyip duruyor. Ben de ona "fal mı bakıyorsun Ada?" dedim. Birden uyandı. "Fal mı?" dedi. Lorin de "Ne falı anne?" dedi. Farkettim ki, eskinin deyişleri öyle azalmış ki. Şimdilerin tüketim toplumu olan, her şeyin ışık hızıyla tüketilip, değil yarına, akşama kalmadığı bugünlerde, eski deyişlerin, özlü sözlerin esamesi okunur mu allasen? Oysa ne güzeldir, zenginliktir. Anneanneme her durum için bir tane söyletebilirsin. Anısıyla anlatır hem de. Annem de yakalamış o günleri, onun da "deyiş repertuarı" oldukça geniştir.
 
Sonra öylesine kullandığım "fal mı bakıyorsun?" deyişini çocuklar da sorgulayınca düşündüm. Hani fal bakan kişi, uzun süre fincan elinde, çok önemli bir şey yakalayacakmış edasıyla gizemli gizemli bekleyip durur ya, işte aynen o hesap, çok bekleyince, böyle boş boş anlamsızca çevreye bakınca, annem bize çok kullanırdı. Ona da anneannemden geçmiş olmalı.

Hastalanmayalım diye, ya da incecik, yine onun deyimiyle "tarzan gibi" giyindiğimiz günlerde, "belini burkunu mökkem tut" derdi. Hani "ayağını üşütme ve sırtına kalın bir şeyler giyin" in Azericesi. "Mökkem" de sıkı anlamı taşır hem, hem de sağlam.
 
Bir de "yeke kişi" vardı. Yeke büyük anlamında, iri anlamında kullanıldığı gibi, nitelik olarak da büyük insanlar için kullanırdı anneannem. Mesela önemli işler yapmış bir bilim adamı ya da  sevdiği önemli bir sanatçı ise "Yeke Kişi" derdi. Değerli insan manasında. Benim "yeke kişi"m de anneannemdi işte.
 
Bugün yanımda, yöremde anneannem var benim. Her gün en az bir kez anarım onu, yani her gün var  ama bugün daha çok var. O benim içimde her daim. Bazen gücümü ondan alıyorum. Bana hep güvenen, hiç bir şey başaramasam da inanan ve sanki başarmışım gibi davranan anneannemden. Umarım sizin de çevrenizde böyle insanlar vardır veya hayatınızda en azından bir kere böyle bir insan ile yolunuz kesişir...
 
 
 

No comments: