Thursday, February 09, 2017

Başımıza Yeni İcat Çıkarma!

Bu sabah instagramda bir arkadaşımın paylaşımını okuyunca içimdeki şimşekler çaktı birden. Kadın erkek eşitliği daha doğrusu eşitsizliği ile ilgili ne kadar duygum varsa yine su yüzüne çıktı. Bu yazı o paylaşımın eseri yani. Gerçi daha önce de bu konuda yazdım ama tutamadım kendimi.
 
İnsan olarak dünyaya gelip, "saçı uzun aklı kısa" minvalinde tanımlar ile boyandık önce. Toplumsal kodlamalar vardı evet ama ben hep çocukluğumdan beri "eşitlikçi"ydim. Ben çocuk aklımla kavrayabiliyorduysam, herkes anlardı bence ama işlerine gelmiyordu ki. Çevremizdeki ve akrabaların içindeki bir çok aileden farklıydık. Annem de babam ile aynı şartlarda çalışıyordu ve evimizde kız erkek ayrımı yapılmazdı! Babam şimdilerde olduğu gibi evin işlerine yardım etmese de öyle "ağa" tavırları da yoktu. Aksine özenli davranıyordu bana ve kardeşlerime ve gelişime çok açıktı, elinden de kitap düşmezdi, çok okurdu, tartışırdı. Bizim fikirlerimizi her daim önemserdi.
 
 İlk önce ailede başlıyor ya her şey aslında! Aman "siz çok eşitsiniz" diye de gözümüze sokulmazdı benim ve iki erkek kardeşimin de. Bizim için aslında olması gereken bu idi.  Yani biz öyle büyüyorduk. "Öncelikle insan" olarak! Bunun zaten olması gereken olduğunu sandığımızdan olağanüstü bir durum gibi de görmüyorduk. Gel gör ki, toplumun  büyük bir kesimi öyle değildi ve ben gördüğüm tüm evlerdeki "baba" figüründen de, o figürün estirdiği "Ali Kıran Baş Kesen" tavırlardan da rahatsızdım. Erkek düşmanı değilsem de onlara bayılmıyordum! Ve "ben evlenmiycem" serzenişlerimin başlaması o yıllara tekabül eder. Onu da korktuğum ve ailemden ayrılmak istemediğim için sanıyordu herkes ama ben erkeklere hem güvenmiyordum hem de o "maço, ağa, dominant" tavırlarından hoşlanmıyordum. Hep haber dinleyen, biraz gürültü çıksa gazetesinin yanından sinirli sinirli bakan, çocuğunun gözlerinin kenarındaki hüznü, dudaklarındaki neşeyi ya da kalbinin orta yerine oturan sıkıntıyı görmeyen her şeyi kutsal addettiği "ana" ya yıkan bir enteresan varlıktı bu "baba" dediğimiz insanlar.
 
Ortaokul yıllarında sınıfımızda kızları rahatsız eden erkeklere karşı sınıftaki tüm kızları örgütlemiştim. Üstelik yaşım onlardan küçüktü. Biraz tacize de giriyordu yaptıkları. Dönemin gereği ergen sataşmaları işte. Ve erkekler davranışlarını düzeltene kadar onlarla konuşmama kararı aldık. Sonra sınıfa yeni bir çocuk geldi, bu diğerlerine benzemiyordu. İyi huylu idi, saygılı idi. Sadece onunla konuşuyorduk. İyice yakın arkadaş olduktan sonra bana bir mektup verdi. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Çocuğa karşı içimin hınçla, kızgınlıkla dolduğunu hatırlıyorum. Hatası yoktu oysa, sadece benden hoşlanmıştı, ama benim o günlerde erkekler hakkındaki fikirlerim gitgide netleşiyordu.  (ki zaten bunlar için yaşımın küçük olduğunu her daim kulağıma fısıldayan ve üniversiteye kadar olmamalı diyen anneme de hak veriyordum) Ama sadece "hayır" diyebilecekken, savaş açtığım erkeklerin arasında yerini almış, çok sert tepkimle karşılaşmıştı zavallı. Sonra bana bir not daha yolladı, alıp yırtacaktım ama öyle çok merak ettim ki okudum. Cümleler pişmanlık doluydu, arkadaşlığımı kaybetmek istemediğini ve hiç unutmadığım bir tabir kullanmıştı. Tüm bu olanların "heves mahsülü" olduğunu yazıyor, hatasını kabul ediyor, döne döne özür diliyordu. Oysa benim içime doldurduğu kızgınlığım gram eksilmemişti. Böyle bir konuda -benim için- o günlerde son pişmanlık fayda etmiyordu! Şimdilerde kendimi acımasız bulsam da ve o çocuğa üzülsem de, kişiliğimin taşları yavaş yavaş örülüyordu işte, olaylar ve olaylara verilen tepkiler. Olayın devamında, ben kağıdı okurken bana bakıyordu, pişman ve yalvaran gözlerle, ben ise baktığını hissediyor, ona hiç bakmadan kağıdı yırtıp çöpe atıyordum!
 
Ahh ergenyusluk işte! Şimdi benimde elimde var bir tane :).  Sakin yaklaşmaya çalışıyorum. Sakin, sevecen ve anlamaya çalışarak. İçindeki karmaşayı okuyabiliyorum çoğu kez. Ama eğer karşınızdaki karmaşıksa, sizi de aynı karışıklığın içine itmesine izin vermeyin duygularınızın. O zaman alt okumaları yapamıyorsunuz çünkü. Bir taraf sakin ve berrak olmalı ki, karşısına hem ayna tutabilsin ve hem de onu da anlayabilsin. Aksi halde, su iyice bulanıklaşır, ergen ve temiz zihinlerde. Hep ustaca çözdüğüm sanılmasın, aksine çuvalladığım da çok oluyor. Lakin sakinlik ve sarılmak (her anlamda sarmak) hep sihirli bir etki oluşturuyor.
 
Evet nerede kalmıştık? Sonra akrabalarımıza gittiğimizde bir şey oluyordu. Hep kardeşim ve evin erkek çocuklarına tıpkı babalara olduğu gibi etin büyüğü, yemeğin güzel kısmı veriliyordu. Hem erkek çocuklar büyüklerin masasında yer olduğunda oturtuluyorlardı. Biz de evin ağır işçileri annelerle birlikte oturuyor, taze taze bitmiş olan büyük etler yerine "kalan" yemeklerden yiyorduk. İşte o günlerde sessiz bir protestom vardı. Ben tokum deyip masadan kalkıyordum. Kocaman kadınları adamları uyaracak halim yoktu. Kim takardı zaten? Anlasalardı yapmazlardı! Demek anlamıyorlardı. Ben de o sofrada oturmayı bu görünmeyen ikinci sınıflığı kendime yediremiyor, yemek yemeden tıka basa doymuş gibi hissediyordum. İçimden de annem de çalışıyor, o da aynı babalarla, üstüne evde de çalışıyor, o da orada oturmalı diyordum. Ama her evin kendi kuralları vardı işte. Ve ona müdahale edilmezdi. Ben de kendi sessiz tepkimi böyle gösteriyordum.
 
Biraz daha büyüdüğümde dile getirecek oldum işte bu lafı ilk orada o evin babasından duydum, yüzüme 'buda nereden çıktı' tarzındaki küçümseyici bakışını attıktan sonra "feminist feminist konuşma, başımıza yeni icatlar çıkarma" buyurdu. Yeni icatlar! Sonradan bu lafı çok duydum, bir icatçı olarak :) Oysa yeni icatlar iyidir, toplumu geliştirir değil mi ya :) Şimdi gülümsesem de o gün yine içim aynı kızgın duygu ile dolmuş, içimdeki alarm çalmaya başlamıştı yine. Cevap da vermemiştim saygımdan. İçimde büyüdü patladı o "feminist" duygularım!
 
Bu ve bu tip olaylar öyle içselleşmişti ki, yazılı olmayan kuraldı sanki ve asla bozulmazdı. Erkek evlat başkaydı demek! O dönemler neden böyle bir fikir var diye okumaya başlamıştım. Ve eskiden fiziki güce ihtiyaç duyulduğu için erkek demek eve "para" getiren demek ve dışarıdaki tehlikelerden korumak demek olduğu için önemliydi ve ben buradan bakınca "ilkel" toplumları anlıyorum. Ama kabile kültüründen çoktan çıktık değil mi? Görüntüde çıktık ama demek beynen çıkamamışız henüz! "Anne" olmak kutsal ya hani! hep lafta. Kutsal bulduğun ama buna rağmen değer vermeyip kutsallık üzerinden bir sürü şeyi yakıştırmayıp yasaklarla kuşattığın, sırtındaki yüklere her geçen gün bir yenisini eklediğin dayanıklılıkta bir dünya markası olan değişik bir tür işte kadın dediğimiz. Oysa ben kutsal olmak istemiyorum, insan olarak kabul edin yeter!
 
Ben Ada'ya hamileyken, yolda karşılaşıp bebeğin cinsiyetini sorup kız deyince "oda bişeydir, üzülme" diyen zihniyetteki teyze kadın değilse neydi? Bak o gün de "feminist feminist" konuşasım gelmişti. İçimi aynı kızgınlıkla doldurup buran duygu başroldeydi yine.
 
Neydi onları bu denli korkutan! Feminist deyince hep erkek düşmanı, böyle çirkin ve erkeksi kadınlar tarif edilirdi çoğu kez. Acaba bu kadınların gücünden, cesaretinden mi korkuyorlardı? O zaman bir tarifini yapalım, erkek düşmanlığı değildir feminizm.  "Genel olarak kadın-erkek ayrımcılığına karşı çıkarak, cinsiyetler arasında ekonomik, siyasal, toplumsal eşitliği savunan görüş" gibi tanımlayabiliriz. Yani, temel amacı, kadın özgürlüğü ve kadının toplumdaki yeri konusunda gerçek bir eşitliğin sağlanmasıdır. Bir cinsin üstünlüğünü kabul etmezken, neden başka bir cins üstün diyelim ki hem?
 
Olay annede kilitleniyor. Anneye çok önemli rol düşüyor. Pek tabi ki babaya da. Aileye yani. Ev içinde siz neyseniz çocuğunuzda o oluyor. Evin tüm enerjisi ve ruhu çocuğa işliyor. Siz nasıl bakıyorsanız hayata o da öyle bakıyor. Siz nasıl davranırsanız insanlara o da aynı o şekilde davranıyor. O nedenle kızlarımızı ve oğullarımızı "insanların eşitliği" üzerinden, din, dil, ırk, mevki ve cinsiyet ayrımcılığı yapmadan yetiştirirsek daha doğru olur diye düşünüyorum. Tüm dillerden en üstün anlama ve anlaşılma şekli de bana göre "empati" yapabilme yeteneğidir. Bir de bunu verebilirsek çocuklarımıza ben gelecekten umut duyarım o zaman!
 
İşte arkadaşım Beste'nin yaptığı söz konusu paylaşım da bu:
 
 
 

No comments: