Wednesday, May 17, 2017

Değer mi?

İlişkilerin bir formülü olsaydı keşke. Şöyle kalınca bir kitap, hatta bir kaç ciltten oluşan. Güvenini sarsanlar G harfinde, her daim şaşırtanlar Ş'de, gönül gözü ile bakamayanlar, her daim rol yaptığına emin oldukların, sesini duyuramadıkların, cümlelerini anlamayanlar, egosu tavan yapmışlar, aynı dili konuşamadıkların, burnu düşse eğilip yerden almayanlar, düne kadar atıp tuttuğuna bugün can ciğer kuzu sarması olanlar, söz konusu sen iken anlamayıp, aynı durumu kendileri yaşayınca ağlayanlar, aşık olduğun ama açılamadığın durumlar, aşık olmadığın ama sana koşanlar, yalancılar, yalancı olmadıklarını iddia edenler (ama gözüne baka baka hem de), sen değerlisin deyip bunu asla hissettirmeyenler, seni bulutların üzerine çıkaranlar, seni tam bulutların üzerindeyken pek de iyi görünmediğini ama bunu senin iyiliğin için yaptıklarını söyleyenler, senin duygularını halı gibi çırpanlar, yetmeyip üzerinde zıplayanlar falan...

Sonra formülü yazdın diyelim ki, bilinmeyenleri yerine koydun ve sonuç; negatif bir değer ise, o saygısız biri en başta kendine, 0'dan küçükse salla gitsin, 0-1 aralığındaysa bir şans daha ver, 1-2 aralığındaysa ay çok şirin, 2'den büyükse hiç bırakma hatta uslu bir çocuksa içindeki ufaklık birlikte şirinleri bile görebilirsiniz!  
Tamam, bu da tamam. Sonuçlara göre hareket edeceğiz. "Salla gitsin" çıktı. Biliyorsun, haketmiyor. Üzdü seni defalarca, bunun farkında bile değil. Peki sallamamayı nasıl başaracağız? Hani iş icabı ilişkisi olanlar vardır. "Profesyonellik gereği" ilişkiyi belli bir düzeyde sürdürebilir. Peki bu profesyonelliği normal, sıradan hayatımıza ve ilişkilerimize nasıl dökebiliriz? Analitik ve mühendis şapkamla baksam, buna da bir formül istesem? Çünkü çok kolay! Formülü bilince ve bilinmeyenleri yerine koyunca çözüme ulaşmak çok kolay. Hatta bazı katsayılar vardır. Bu katsayılar için de kabuller. Yani sıkışınca kabul yap diyor analitik dünya. O zaman biz de ilişkiler için uygulayalım ne dersiniz?

Üniversitedeyim, arkadaşıma gittim, sınava çalışıyoruz. Gecenin bilmem kaçı! Ders; "Akışkanlar Mekaniği." Yani düşünün akışkanların bile bir mekaniği var, insanların yok! Neyse, geliyor upuzun formüller, yerine koy değerleri, basamaklı işlemler, ilerliyoruz, tıkır tıkır. Bir bakıyoruz bir noktada tıkanıyor. "k" diye böyle başına buyruk, zıpçıktı bir harf dikiliyor karşımıza, aniden, pat diye. Yok, bulamıyoruz. Kitapları karıştırırken, bir bakıyoruz ki o k harfi ya da adı her neyse, kabul etmen gereken bir değer. İşte o ana kadar bulduğun sayı hangi aralıkta ise k için farlı kabuller var. O kabulü yapınca, yeniden tıkır tıkır ilerliyor işlemler. Ve biz anlıyoruz ki, neymiş efendim; "sıkışınca kabul yapacaksın." Ve bunu yaşama uygulayacaksın!

Kabul et aslında çıkarcı biri, kabul et seni gerçekten sevmemiş, belki seni anlamamış, belki yanlış anlamış, belki hayata bakışınız bambaşka, belki yollarınızın ayrılma zamanı geldi. Belki yaşam yolunda sana vereceklerini verdi, alacaklarını aldı ve görevini tamamladı. Şimdi senaristin onu öldürmesi gerekecek. Belki de Nazım'ın dediği gibi, sudan haberi olmayan ama suda yaşayan bir balık! Belli ki sana değil en çok kendine yalan söylemiş, belli ki kişiliğini tam kuramamış, belli ki amacı hedefleri de yok, kendine bir şey katma çabasında da değil. Seninki doğru diye demiyorum; farklısınız, onu diyorum. O zaman bir de kabullerin yanına şunu ekle. Benim ortaokulda üzgün olduğum bir gün, arkadaşımın beni üzdüğü o gün bana canım Türkçe öğretmenimin  söylediklerini sana söyleyeyim mi? "Bazen içine sor dedi. İçine soracağın sorulara dikkat et ama. Soracağın en önemli soru da şu: Değer mi diye düşün, değer mi? Hayatıma, zamanıma, ona vereceğim her şeye değer mi? Değmez! Sen koşmaya tek başına devam et. Sana eşlik edecekler olacaktır, o zaman kollarını açarsın!"

O zaman başa alırsak, kabullerin yanına şunu ekle, "değer mi?"

Keşke ilişkilerin bir formülü olsaydı. Herkesin kendine özel bir sayısı olsaydı, tanıştığımızda sayıyı sorsaydık, kendi formülümüzde yerine koysaydık, değeri negatif ya da 0'dan küçük çıktığında hiç hayatımıza sokmasaydık. Kötü biri diye değil, aynı yöne bakmadığınız için, sana dolaylı kötülüğü dokunacak diye, hiç bir şey yapmazsa bile, zamanını çalacak diye, seni üzecek ve üzdüğünün farkında bile olmayacak diye. Çünkü hayatına soktuğun kadar, kolay çıkaramıyorsun, bak hayatından çukarmaya formül istemedim daha!

Ama ne yazık ki ilişkilerin bir formülü yok, bunu da kendimiz bulacağız. Kendi formülümüzü kendimiz oluşturacağız ihtiyacımız olduğunda. Eğer, benim gibi ilişkilere çabuk atlarsanız duvara defalarca toslarsınız. Kafanızdan önce kalbiniz kırılır. Ben size en önemli formülü söyleyeyim, biraz sakin yaklaşmak. Biraz emin adımlarla yürümek. İyice tanımak, kendini ve zamanını hemen vermemek. Gerçekten samimi olup olmadığını anlamak. Bir de öğretmenimin söylediği gibi, değer mi diye düşünmek, onun için değer mi?

O zaman Sezen Aksu'dan gelsin, değer mi hiç?

Sunday, May 14, 2017

Kahvaltı Aşkı❤️

En sevdiğim öğün❤️ evet geç oldu ama işlerim vardı. Vücudum bu rutine alıştığı için kendimi eve zor attım. Dışarda kahvaltı etmek zor oluyor #karatay beslenmesinde. Geçen gün omlet yedim dışarda, yanına hemen çıkınımı açtım😂 içinde gün kurusu ve çiğ badem ile fındık vardı. Fotoğrafını çekmeyi unuttum. Bu beslenme şekli çok ilginç arkadaşlar, insan açlıktan ölmüyor, ölse de başka bir şey yiyemiyor! Bir gün bozdum, çok kötü şeyler yaşadım, yazacağım. Uzunca bir dosya yazısı geliyor🙋🏻 #karatay #karataycandir son olarak her zaman ki gibi diyorum ki; #KARATAY ÇOK GÜZEL, sen de gelsene💕 veeee diyet yapmayın, doya doya sağlıklı beslenerek, #karatay ile kilo verin. HADİ🤸🏼‍♀️🙋🏻😍 #diyetteyiz #karataykahvaltisi #karataybeslenmesi

Onüç

Onüç❤️ Daha dün gibi aklımda. Balayındayız bu fotoğrafta. Oysa tanışıklığımız evlilik öncesi onbir yıla tekabül eder. Etti mi sana yirmidört! Bir dakika! Rakamlardan başım döndü! Ne diyordum? Bu fotoğrafta, balayındayız. Annemin önce ilkokulu bitirmemi şart koştuğu, ardından ortaokul, lise ve üniversite ile devam ettirdiği "seni Girne'ye yollayacağım" sözünü  balayında gerçekleştirebildik. Yani bu fotoğrafta Habip, Girne ile Girne'de 😂Balayı dönüşü bir arkadaşımızla karşılaştık, dedi ki; "siz şimdi birbirinize iyi davranıyorsunuzdur" !!!! " Daha yeni evlisiniz ya"! (Bu kısma tekrar döneceğim) Yeni gibi görünen oysa o an bile 11 yıllık bir mazisi olan bize! Şimdi 12 ve 8 yaşında iki kızımıza baktıkça inanamıyorum. Şunu, bunu yaşadık demeyeceğim. Çünkü herkes bilir ki, iyi günler kadar, "birbirinize her daim destek olmanız gereken" kötü günler de var! Hayat hep elma şekeri gibi taptatlı geçmiyor şüphesiz! Ama şu var ki, bakış açınız yani hayata bakışınız her şeyinizi etkiliyor! İşte hep ışıklı bir bakış açısı oldu bizim ilişkimizin. Ve hep heyecan vardı, hala da var! Bunu oluşturan da biziz bence. Öyle sihir ya da bunun bir anahtarı yok! Garantisi de yok! Tamamen size bağlı! Hangi saksıya çiçek ekip de, onu öylece bırakıp, gidip işine baktığında o çiçek büyür ki? Sularsan besinini alır, seversen boy verir, özenirsen renklenir, çiçeklenir, adeta sana yanıt verir. Sonra şarkı söylersen dallarına kelebekleri, uğur böceklerini, kuşları kabul eder. Şakıdıkça çiçek açarsınız hep BİRLİKTE! Önemli olan da budur işte! Mesele saksıdaki laleyi küstürmemek! Mesele sevmek ve olduğu gibi, "öylece" kabul etmek! Mesele içinin şarkılarını susturmayıp,birlikte bir türkü tutturabilmek! Mesele bir de basmakalıp olmamak! Yani o arkadaşımın lafına dönecek olursak, yıldönümümüzün güzel hatrına şunu söyleyebilirim ki, bizim ilişkimiz en başından beri tabulara meydan okudu! Çünkü hayata bakışımız böyleydi. Yani bizbirbirimize "balayı" için değil, sadece sevdiğimiz için zaten iyi davranıyorduk. Tartışmalarımız da oldu ama saygımız eksilmedi hiç. Bir de sev, çünkü sevmek en kolay... onüç❤️ 8mayıs2bindört

Sunday, May 07, 2017

Kalbin Rengi

Son günlerin modası (tam 4 adet aldığımız) stres çarkı denilen zamazingoyu atın çöpe! Ev dağılır, kirlenir, kızın elleri boya olur, ay masam çizildi, örtüye boya değdi falan filanlı fikirleri yavaşça yere bırakıp, koşarak uzaklaşın🏃🏻‍♀️ kendinizi çocukların ve renklerin dünyasının kollarına bırakın. Ne gam kalır, ne kasavet! Sonra ver elini pamuk gibi yumoş bir insan😎 Son videoda kendinden geçmiş halde kelebek boyayan anneye bir bakın hele. Fotoğrafı, videosu çekilmiş de ruhu duymamış🤸🏼‍♀️ gökten üç renk düşmüş. Herkes kalbinden geçen duyguların rengine bulanmış. Siz siz olun Nazım'ın dediği gibi, yeter ki karartmayın sol memenizin altındaki cevahiri❤️ bir de SEV çünkü sevmek en kolay💕 tra lay lay lom💃🏻🤸🏼‍♀️






Wednesday, May 03, 2017

Annelik Delilik

Annelik üzerine çok şey duyuyorum gün içinde! Rahat, bağıran, yumuşak, titiz, etkinliksever, çılgın, kafa, sıkıcı vs. Sıkça kendimizi eksik hissediyoruz ama hayatın akışı içinde en çok işi de biz yapıyoruz. Bu bir babalara giydirme yazısı değil ama "yiğidi öldür, hakkını yeme" demişler! Bir çocuk yetiştirmek, bir insan yetiştirmek çok zor arkadaşlar. Ve kim buna "bebek oyuncağı" diyorsa yalan söylüyor. Hani vardır ya moral bozucu tipler, "ahahahay canım yhaa, çok kolay o işler" diyen, hemen her zorlandığınız iş için. Sanki sizin moralinizi bozmak, enerjinizi düşürmek için dünyaya teşrif etmiş insan modeli. Bu ayrı bir yazı konusu şüphesiz ama, böyle insanların kendi eksikliklerini, kendi iç çekişmelerini sizin üzerinizden halletmelerine izin vermeyin. Kedi kavgalarını, travmalarını çözemeyip, çevresine sürekli karanlık bakan, sizin mutluluğunuza gölge düşürmeye çalışan insanlardan uzak durun! Benden söylemesi!!!
Haa ne diyordum? Çocuk büyütmek zor iş arkadaşlar, elinizin uzandığınca yardım edin annelere. Eğer ben de zamanında yaptım ne hali varsa görsün diyorsanız, bir tekme de siz savurun, artık kalbinizde ne kadar "insanlık" varsa o kadar! Sert mi yazıyorum acaba? İç dökme, içinden geçenleri dışa savurma, fikir teatisinde bulunma, içsesini susturamayınca yazıya dökme, kendini temize çekme ya da yöntemlerini paylaşma ve belki de yeni yöntemler öğrenme çabaları diyebiliriz.

Bir kere "annelik" başlı başına özel bir müessese. Evet çok duygusal, sevgi dolu, göğsümüz dolarcasına, kalbimiz patlarcasına seviyoruz. Bazen mesela sevgiden başım dönüp, kızlarımın kirpiklerinin ucundaki bir toz zerresi olup, tüm günü onlarla yaşamak isteğim doğru. Onları kıran üzen olursa görünmezlik iksirimi içip, uçan tekme savurmak isteğim de var. İçime sokup, hep oralarda korumak için, nereye gidersem gelmeleri için, ya da bazen kocaman sevgi kalkanlarımla düşmana karşı yürümek de istiyorum. Bütün bunlar "annelik deliliktir" akımının eşsiz temsilci düşüncelerinden. Normal olmadığı da kesin. Yoksa çocuğunuz bir lokmayı yutunca doymak neyin nesi? Geçen gün AVM de çıkışta eşimi bekliyorum çocuklarla, otuz beşlerinde bir adam çıktı dışarı, bir rüzgar esti, arkasında eşi ve annesi, anne şu cümleyi kurdu: "üstünü giy üşütme annem!" Gözlerim büyümüş olmalı ki, Ada "ne oldu anne?" dedi. Bazı anlarda içimden yukarıda saydığım tüm fikirler geçse de, tam da o "anne"nin "yavrusuna" dediği cümle, beni irite ediyor ki sormayın. Kendimden, tüm o deli fikirlerimden utandım. İşte şimdi bir peri kızı (sinek olacak halim yok, tabi ki peri olacağım ayol:)) olup ya da  dış ses, o hanım teyze üzerinden kendime bakma şerefine nail oldum. Evet çok kötü duruyor. Üzerinden düşen bir elbise kadar, bembeyaz kıyafetle ıslak ve çamurlu bir yere oturmuş kadar (napalım, aklıma bu örnek geldi) kötü duruyor. Böyle ağdalı annelik olur mu allasen? Oluyor! Çünkü anne olanlar bilir ki, bir nevi "tükürdüğünü yalama" sanatıdır annelik. Bir "büyük lokma ye, büyük laf konuşma!" düsturunu öğrendiğin okuldur annelik.

 
Öyleyse anlatayım.
Sabahları (tam 9 yıldır dile kolay) okula kızları malumunuz veçhile ben bırakıyorum. Bir sabah Ada ve arkadaşları geziye gideceklermiş. ben de çocukları bıraktım ve kantine uğrayıp tatlı kantinci ablamız Çiğdem'den çay aldım. Ve fakat okul bahçesinden gidemedim. Nedense servis arabalarının gitmesini bekliyorum. Nedense dedim, çünkü sebebi yok. Çılgın annelik duyularım devrede o zaman. Adeta bir otomatik pilot. Bana hiç bakmıyor, beni sallamıyor, anında ekarte edip, koltuğa çörekleniyor bu hisler. Neyse efendim, şaklabanlık yapıyorum, kızlara el sallıyorum, fotoğraflarını çekiyorum falan. Ve yaptığımın farkında değilim. Birden o dış ses ya da peri kızı devreye girdi, "senden başka anne var mı burada?" yoktu. "Ama ben tesadüfen rastladım" diyecek oldum. "Peki neden gitmiyorsun?" dedi, "onları yolcu etmek için" falan filan diyecek oldum, "e su da dök istersen arkalarından" dedi. Hemen içime sinsice sokulan, arabaya atlayıp, onları güneş gözlüğüm ve fötr şapkamla, iki göz oyuntusu deleceğim gazetemle zehir hafiye şeklinde takip etme fikrini yavaşça yere bırakıp, koşar adım oradan uzaklaşıyorum. 

 
İşte bu, ben diyeyim peri kızı olmak, siz deyin ürkütücü dış ses, her ne olarak adlandırırsanız adlandırın, anlatmak istediğim şey. "Kendine dışardan bakmayı" becerebilmek! Dışardan bir TV izler gibi kendine bakınca, bakabilince insan, ki bu bile başlı başına zor, işte o zaman ne kadar gereksiz kendini üzdüğünü, karşı tarafa yaptığı anlamsız davranışları görebiliyor. Benim naçizane tavsiyem ve kendimde etkili olduğunu düşündüğüm yöntemim bu.
 
Bazen de kendimi kuğu gölü balesi yaparken buluyorum. İşi komediye çevirmek en güzeli, ben de bu konularda başarılıyım bence. Şimdi fonda Vivaldi'den dört mevsim olsun, ya da Nigel Kennedy yorumu da olabilir. Bir sabah vaktine dönelim. Bol keseden "hadi" var fonda. Ada pantolonun bir paçasını giyip, öylece duruyor. annem böyle durup kaldığımız anlarda "fal mı bakıyorsun?" derdi, ben de "Adaaaa gecikeceğiz" diyorum. Ada gecikmekten hiiç hoşlanmadığı için hemen giyinmeye hız veriyor. Ama beş dakika sonra unutuyor. Tekrar başa dönüyoruz ve bu bir devinim ya da hamsterların sürekli o daire içinde dönmesine benziyor. Şimdi hayal edin ben en soprano sesimle "haddiiiiii" diye operetime başlıyorum. Ada pantolonun bir paçasını giyip bekliyor, çünkü replik sırası ben de, "hadi" demezsem olmuyor! "Hadiiii" diyorum, o giyiniyor, bekliyor, ama benim rolüm ağır, o sadece giyinmeye çabalarken, mutfaktaki yumurtaları kontrol ediyor, pipet ile ballı sütlerini ayaklarına getiriyor ve ve ve en önemlisi de Lorin'in bırak "hadi" yi, giyinmesi için gönlünü etmem gerekiyor. Sarılmalıyım ona, giyinmesi için, öpmeli sevmeli kendini prenses gibi hissetmesini sağlamalıyım. Çünkü uyku mahmuru, çünkü nazlı niyazlı ve çünkü huysuzlukları sabahları had safhada. Şimdi hayal gücünüzü çalıştırım, hadi diyorum, Ada hala pantolonda, Lorin'e sarılıyorum, yumurtaları kontrol ediyorum ve aynı anda ikinci repliğim geliyor: "çantanız hazır mı?" sormaz olaydım! Keşke bir gün önceki aynı çanta ile gitseler de onlara ceza olsa da öğrenseler akşamdan hazırlamayı. Özeniyorum ama yapamıyorum! Kıyamıyorum. (kıyama bakalım!). Bazen akşamdan hazır oluyor, bazen de olmuyor. "Hadi" zaten cepte, eklendi mi sana "çantanızı hazırlayın" bunu lütfen çok sesli bir koronun 'mezzosoprano'su olarak söylediğimi hayal edin. Sesim de bir Sertap Erener sesiymiş meğer. Hayalden kim ölmüş? Ve pek tabi ki bale yaparak adeta uçarcasına mutfağa gidip, yumurtaları laıyorum ve repliğime "yumurtanızı yiyin, sütünüzü için" ekleniyor. Anayım ben ana! Saksı değil! Ben de insanım ayol. Dış ses devrede. "Bırak söylenmeyi, başroldesin işte, en çok senin lafın, en çok senin rolün var! Bir memnun ol arkadaş! " diyor. İşte şimdi bu sahneyi hayal edin. Ve kendinize dışarıdan bakın. Bu devinimler komik hale dönüşmedi mi? Ben bu şekilde eğlenmeye bile başladım.
 
 
Kimi sabah Figaro'nun Düğünü çalıyor beynimde, kimi zaman Sihirli Flüt! Başrolde mezzosoprano da benim. E daha ne isterim? Yoksa huni takmamı öneren var mı? E benim her kıyafetime uygun var zaten.
 
Bu hikayedeki kişiler ve mekanlar kurgudur. Yarın hemen üzerime gelmeyin! Yok yanlış yapıyorsun, yok bilmemne! Dış ses ve iç  ses yetiyor bana zaten!
 
Gel de çocukları okula bıraktıktan sonra ki 8 dakikalık araba yolculuğunu sevme! Gel de bağıra çağıra şarkı söyleme o anlarda! Ve aynı anda burnunun direği sızlasın, delice özleme çocuklarını? Heyhat! Annelik delilik  hali mirim, işte o kadar!

Tuesday, May 02, 2017

Güven Meselesi



Ben #karatay beslenmesini hayatına soktuğumdan beri, sporu da önemser oldum. Hareket ediyorum, yürüyorum, kas çalışıyorum, günlük adım sayıma dikkat ediyorum falan. Zaman zaman evde #leslie ile hareket yaparken, Lorin de bana eşlik esiyor ve resmen eğleniyoruz. Yani günlük sporunuzu bile beraber güzel vakit geçirme durmuna çevirebilirsiniz. İşte tam bugün sporumuzu yaparken şöyle dedi Lorin:
"Anneee, sen bu kadına güveniyorsun ya, ben çok güvenmiyorum"
Ben:
"Neden Lorin?"
Lorin:
"Bu kadın habire yok spor yapın, yok yağ yakın diyor da, maşallah ne biçim basenleri var!!!"
Konuşmamıza tanık olan Ada gecikmedi: 
"Anne ya, ben de anlamıyorum seni!!! Hiç şişman bir diyetisyene güvenir miydin?"