Wednesday, May 03, 2017

Annelik Delilik

Annelik üzerine çok şey duyuyorum gün içinde! Rahat, bağıran, yumuşak, titiz, etkinliksever, çılgın, kafa, sıkıcı vs. Sıkça kendimizi eksik hissediyoruz ama hayatın akışı içinde en çok işi de biz yapıyoruz. Bu bir babalara giydirme yazısı değil ama "yiğidi öldür, hakkını yeme" demişler! Bir çocuk yetiştirmek, bir insan yetiştirmek çok zor arkadaşlar. Ve kim buna "bebek oyuncağı" diyorsa yalan söylüyor. Hani vardır ya moral bozucu tipler, "ahahahay canım yhaa, çok kolay o işler" diyen, hemen her zorlandığınız iş için. Sanki sizin moralinizi bozmak, enerjinizi düşürmek için dünyaya teşrif etmiş insan modeli. Bu ayrı bir yazı konusu şüphesiz ama, böyle insanların kendi eksikliklerini, kendi iç çekişmelerini sizin üzerinizden halletmelerine izin vermeyin. Kedi kavgalarını, travmalarını çözemeyip, çevresine sürekli karanlık bakan, sizin mutluluğunuza gölge düşürmeye çalışan insanlardan uzak durun! Benden söylemesi!!!
Haa ne diyordum? Çocuk büyütmek zor iş arkadaşlar, elinizin uzandığınca yardım edin annelere. Eğer ben de zamanında yaptım ne hali varsa görsün diyorsanız, bir tekme de siz savurun, artık kalbinizde ne kadar "insanlık" varsa o kadar! Sert mi yazıyorum acaba? İç dökme, içinden geçenleri dışa savurma, fikir teatisinde bulunma, içsesini susturamayınca yazıya dökme, kendini temize çekme ya da yöntemlerini paylaşma ve belki de yeni yöntemler öğrenme çabaları diyebiliriz.

Bir kere "annelik" başlı başına özel bir müessese. Evet çok duygusal, sevgi dolu, göğsümüz dolarcasına, kalbimiz patlarcasına seviyoruz. Bazen mesela sevgiden başım dönüp, kızlarımın kirpiklerinin ucundaki bir toz zerresi olup, tüm günü onlarla yaşamak isteğim doğru. Onları kıran üzen olursa görünmezlik iksirimi içip, uçan tekme savurmak isteğim de var. İçime sokup, hep oralarda korumak için, nereye gidersem gelmeleri için, ya da bazen kocaman sevgi kalkanlarımla düşmana karşı yürümek de istiyorum. Bütün bunlar "annelik deliliktir" akımının eşsiz temsilci düşüncelerinden. Normal olmadığı da kesin. Yoksa çocuğunuz bir lokmayı yutunca doymak neyin nesi? Geçen gün AVM de çıkışta eşimi bekliyorum çocuklarla, otuz beşlerinde bir adam çıktı dışarı, bir rüzgar esti, arkasında eşi ve annesi, anne şu cümleyi kurdu: "üstünü giy üşütme annem!" Gözlerim büyümüş olmalı ki, Ada "ne oldu anne?" dedi. Bazı anlarda içimden yukarıda saydığım tüm fikirler geçse de, tam da o "anne"nin "yavrusuna" dediği cümle, beni irite ediyor ki sormayın. Kendimden, tüm o deli fikirlerimden utandım. İşte şimdi bir peri kızı (sinek olacak halim yok, tabi ki peri olacağım ayol:)) olup ya da  dış ses, o hanım teyze üzerinden kendime bakma şerefine nail oldum. Evet çok kötü duruyor. Üzerinden düşen bir elbise kadar, bembeyaz kıyafetle ıslak ve çamurlu bir yere oturmuş kadar (napalım, aklıma bu örnek geldi) kötü duruyor. Böyle ağdalı annelik olur mu allasen? Oluyor! Çünkü anne olanlar bilir ki, bir nevi "tükürdüğünü yalama" sanatıdır annelik. Bir "büyük lokma ye, büyük laf konuşma!" düsturunu öğrendiğin okuldur annelik.

 
Öyleyse anlatayım.
Sabahları (tam 9 yıldır dile kolay) okula kızları malumunuz veçhile ben bırakıyorum. Bir sabah Ada ve arkadaşları geziye gideceklermiş. ben de çocukları bıraktım ve kantine uğrayıp tatlı kantinci ablamız Çiğdem'den çay aldım. Ve fakat okul bahçesinden gidemedim. Nedense servis arabalarının gitmesini bekliyorum. Nedense dedim, çünkü sebebi yok. Çılgın annelik duyularım devrede o zaman. Adeta bir otomatik pilot. Bana hiç bakmıyor, beni sallamıyor, anında ekarte edip, koltuğa çörekleniyor bu hisler. Neyse efendim, şaklabanlık yapıyorum, kızlara el sallıyorum, fotoğraflarını çekiyorum falan. Ve yaptığımın farkında değilim. Birden o dış ses ya da peri kızı devreye girdi, "senden başka anne var mı burada?" yoktu. "Ama ben tesadüfen rastladım" diyecek oldum. "Peki neden gitmiyorsun?" dedi, "onları yolcu etmek için" falan filan diyecek oldum, "e su da dök istersen arkalarından" dedi. Hemen içime sinsice sokulan, arabaya atlayıp, onları güneş gözlüğüm ve fötr şapkamla, iki göz oyuntusu deleceğim gazetemle zehir hafiye şeklinde takip etme fikrini yavaşça yere bırakıp, koşar adım oradan uzaklaşıyorum. 

 
İşte bu, ben diyeyim peri kızı olmak, siz deyin ürkütücü dış ses, her ne olarak adlandırırsanız adlandırın, anlatmak istediğim şey. "Kendine dışardan bakmayı" becerebilmek! Dışardan bir TV izler gibi kendine bakınca, bakabilince insan, ki bu bile başlı başına zor, işte o zaman ne kadar gereksiz kendini üzdüğünü, karşı tarafa yaptığı anlamsız davranışları görebiliyor. Benim naçizane tavsiyem ve kendimde etkili olduğunu düşündüğüm yöntemim bu.
 
Bazen de kendimi kuğu gölü balesi yaparken buluyorum. İşi komediye çevirmek en güzeli, ben de bu konularda başarılıyım bence. Şimdi fonda Vivaldi'den dört mevsim olsun, ya da Nigel Kennedy yorumu da olabilir. Bir sabah vaktine dönelim. Bol keseden "hadi" var fonda. Ada pantolonun bir paçasını giyip, öylece duruyor. annem böyle durup kaldığımız anlarda "fal mı bakıyorsun?" derdi, ben de "Adaaaa gecikeceğiz" diyorum. Ada gecikmekten hiiç hoşlanmadığı için hemen giyinmeye hız veriyor. Ama beş dakika sonra unutuyor. Tekrar başa dönüyoruz ve bu bir devinim ya da hamsterların sürekli o daire içinde dönmesine benziyor. Şimdi hayal edin ben en soprano sesimle "haddiiiiii" diye operetime başlıyorum. Ada pantolonun bir paçasını giyip bekliyor, çünkü replik sırası ben de, "hadi" demezsem olmuyor! "Hadiiii" diyorum, o giyiniyor, bekliyor, ama benim rolüm ağır, o sadece giyinmeye çabalarken, mutfaktaki yumurtaları kontrol ediyor, pipet ile ballı sütlerini ayaklarına getiriyor ve ve ve en önemlisi de Lorin'in bırak "hadi" yi, giyinmesi için gönlünü etmem gerekiyor. Sarılmalıyım ona, giyinmesi için, öpmeli sevmeli kendini prenses gibi hissetmesini sağlamalıyım. Çünkü uyku mahmuru, çünkü nazlı niyazlı ve çünkü huysuzlukları sabahları had safhada. Şimdi hayal gücünüzü çalıştırım, hadi diyorum, Ada hala pantolonda, Lorin'e sarılıyorum, yumurtaları kontrol ediyorum ve aynı anda ikinci repliğim geliyor: "çantanız hazır mı?" sormaz olaydım! Keşke bir gün önceki aynı çanta ile gitseler de onlara ceza olsa da öğrenseler akşamdan hazırlamayı. Özeniyorum ama yapamıyorum! Kıyamıyorum. (kıyama bakalım!). Bazen akşamdan hazır oluyor, bazen de olmuyor. "Hadi" zaten cepte, eklendi mi sana "çantanızı hazırlayın" bunu lütfen çok sesli bir koronun 'mezzosoprano'su olarak söylediğimi hayal edin. Sesim de bir Sertap Erener sesiymiş meğer. Hayalden kim ölmüş? Ve pek tabi ki bale yaparak adeta uçarcasına mutfağa gidip, yumurtaları laıyorum ve repliğime "yumurtanızı yiyin, sütünüzü için" ekleniyor. Anayım ben ana! Saksı değil! Ben de insanım ayol. Dış ses devrede. "Bırak söylenmeyi, başroldesin işte, en çok senin lafın, en çok senin rolün var! Bir memnun ol arkadaş! " diyor. İşte şimdi bu sahneyi hayal edin. Ve kendinize dışarıdan bakın. Bu devinimler komik hale dönüşmedi mi? Ben bu şekilde eğlenmeye bile başladım.
 
 
Kimi sabah Figaro'nun Düğünü çalıyor beynimde, kimi zaman Sihirli Flüt! Başrolde mezzosoprano da benim. E daha ne isterim? Yoksa huni takmamı öneren var mı? E benim her kıyafetime uygun var zaten.
 
Bu hikayedeki kişiler ve mekanlar kurgudur. Yarın hemen üzerime gelmeyin! Yok yanlış yapıyorsun, yok bilmemne! Dış ses ve iç  ses yetiyor bana zaten!
 
Gel de çocukları okula bıraktıktan sonra ki 8 dakikalık araba yolculuğunu sevme! Gel de bağıra çağıra şarkı söyleme o anlarda! Ve aynı anda burnunun direği sızlasın, delice özleme çocuklarını? Heyhat! Annelik delilik  hali mirim, işte o kadar!

No comments: