Wednesday, June 07, 2017

İŞARET

Üniversite yıllarında bir arkadaşım vardı. Aynı sınıfta değildik ama tanıştığımız anda birbirimizi çok sevdik. Hatta çok yakından tanımadığım halde, onların evine kalmaya bile gitmişliğim vardı. Öyle bir güven duygusu, sevgi vardı, daha ilk günden. Bazı insanlar çeker ya sizi, öyle çekiyordu beni. Her dakika dip dibe değildik ama çok şey paylaşırdık. Kalabalığın içinde, Ekin'î gördüğüm an, sanki ortalık aydınlanırdı. Onun da gözleri parıldardı, bana bakarken. Birbirimize baktığımız anda, derse girmek istemediğimizi anlar, kendimizi Beyoğlu'nda bulurduk. Önce karnımızı doyururduk. Öğrenci milleti işte, simit ve ayran vazgeçilmezimizdi. Eğer ders verdiğim dönemse, kesin ben ısmarlardım, zira elim ekmek tutuyordu canım. Yemekten sonra, tüm sahafları gezer, kitap bakardık. Güzel bir film varsa ona girerdik, yoksa yürür, yürür saatlerce sohbet ederdik. Kimseye benzemiyordu. Belki beni çeken de oydu. Bir kere yanında çok rahattım. Sonra kişilikli idi. Yani bir gün öyle, bir gün böyle davranmıyordu. Şu yaşıma geldim, hayattaki en önemli şeyin "tutarlılık" olduğunu öğrendim. Ki hala duvara toslarım ilişkiler konusunda. Yine de o kızda bulduğum arkadaşlığı, samimiyeti ve farklılığı bulamadım. İşte o dönemler şiir çok seviyorum gerçi her dönem çok seviyorum :) O da şiir sevmiyor! Hatta öyle çok öyle çok seviyorum ki şiiri, tüm gece karşıma oturtup ona okuyabilirim, ama sevmiyor işte. Her gün yeni bir şiir bulup gidiyorum, ya bu? diyorum, cevap geliyor: "Vurmadı!" Evet onu "vuracak" bir şiir bulmalıyım. Sever ya, mutlaka sever. Öyle ya, şiir bu sevilmez mi? En büyük hayalimiz de kitap yazmaktı, şiir sevmeyen bir yazar olmazdı ki! Sezen Aksu aşkımız da ortak. Tamam diyorum, şiir sevmiyorsun ama, bak Sezen şarkılarına, çoğu şiirlerden bestelenmemiş mi? Bak Kemal Burkay şiirine,
 
Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.
 
"Tamam kabul", diyor, "bu çok güzel!"
"Ne yani, vurdu mu?" diye soruyorum.
"Evet elbette, şiir güzel, okuyan Sezen, ama vurmadı!"
 
Ben devam ediyorum, daha çok şiir sevmeli, daha çok okumalı. Öyle seviyorum şiiri...
 
O dönemler Habip ile de bol bol şiir okuyoruz. Beni vuran şiirlerin çoğu, onu da vuruyor neyse ki :) Bir gün Habip ile bir dergide bir şiir okuduk, şiir bizi çarptı gitti. Bir baktık, Yannis Ritsos yazmış. Sonra o gün tüm kitapçılara baktık. Arıyoruz, yok kitabı yok. Sahaflara gittik, tam ümitlerimiz sönmüşken, eski bir basım kitabını bulduk. Elimde sanırsın altın taşıyorum, heyecanla sarıldım kitaba. Adam kaç lira dese alacağım, öyle aşkla, hayranlıkla tutuyorum kitabı. Hemen aldık.
 
Yepyeni bir şair keşfetmişim durur muyum, çocuklar gibi şenim. Hemen soluğu Ekin'in yanında aldım. Beni kırmamaya çalışıyor ama benim kadar da etkilenmiyor, yani onun deyimiyle "vurmuyor!"  Yannis Ritsos duyacak da ayıp olacak gibi, kitabı yavaşça çantama koyuyorum. Beynimde yankılanıyor vasiyet şiiri, Özdemir İnce çevirisiyle,
 
“Şiire, aşka, ölüme inanıyorum, dedi
işte bu yüzden ölümsüzlüğe inanıyorum.
 Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum;
ben varım; dünya var.
Bir ırmak akıyor serçe parmağımın ucundan. 
Gök yedi kez mavi. İlk doğrudur yine,
benim son dileğim, bu arılık.”
 
"Ben" dedim, "Yannis Ritsos'un serçe parmağının ucundan akan Irmak'ta buluyorum kendimi, boğulana kadar, arınana kadar yıkanmak istiyorum"... "Bunu yazsana" dedi bana Ekin. "Bir de hiç vazgeçmediğini", sarıldık. O an da şiir gibiydi. Hiç unutmadım.
 
Dedim nasıl vazgeçerim? Özdemir İnce okumamışsın ki sen!
 
Seviyorsanız eğer;
Geç kalmayın sakın aşkınızı
söylemeye
telgraf çekin, telefon edin,
mektup yazın...
Uçaklara, trenlere
tüm taşıtlara binin...
Koşun, arayın, bulun,
haber gönderin, birine anlatın...
Duvarlara yazın, ağaçlara kazıyın...
Yani deneyin bütün olanakları,
hiç olmazsa; iki yaprak
samanlı kağıda yazın...
Ama sakın geç kalmayın!

Aşkınızı Söylemeye...
 
Ekin sevse de sevmese de, vursa da vurmasa da ona bulup buluşturduğum bütün şiirleri defterine yazıyordu, bazen de ben yazıyordum, altına o günlerden notlar, minik anılar, anekdotlar da yazmaya başlamıştık. İkimiz de yazıya çok meraklıydık. Kitaplara, deftere, kaleme. Bazı günler saatlerce kırtasiye gezerdik. Defter koleksiyonuma bir yenisini daha eklerdim, sonra kıyamazdım ki kullanmamaya, Çok kızardı Ekin, bence derdi yazmalısın hep. Ama ben kıyamazdım caanım defterlere, hala da kıyamam :) Ben de ona dedim ki, "bence insanın hayatında yeniden başlayacağı, hiç yılmayacağı, vazgeçmeyeceği, yepyeni bir gün gibi, bembeyaz bir defter de bulunmalı."  Kabul etmeliydim ki, bende sayıca çoktu bu yepyeni başlangıçlar :)
 
Bu şiir keşfedip, Ekin'e heyecanla götürme işi bir nevi oyuna dönüşmüştü. Beni çok heyecanlandırıyordu. Her yeni güne yeni bir şiir bulma çabaları. İtiraf etmeliyim ki, en çok şiir okuduğum ve şair keşfettiğim dönemdi. Ona şiiri sevdirmeye çalıştıkça, asıl ben şiirler ile aramda yıkılmaz köprüler kuruyordum. Beğensin beğenmesin, vursun vurmasın, şiirleri heyecanla birisine okumak, taze fırından çıkmış poğaça gibi kokusunu içine çekmek öyle güzeldi ki. Görev haline getirmiştim. Sanki asıl işim buydu! Ve hiç şikayetim yoktu. Defter de ayrı bir boyut kazandırmıştı. Özenle yazıyordum şiirleri ve hikayelerimizi, anılarımızı.
 
O zaman bir de Aragon deneyelim;
 
"Sana büyük bir sır söyleyeceğim, kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam,
Sevgilim"
 
Ekin'i vurmuyordu ama beni kalbimin tam ortasından vuruyor, üstelik yetmezmiş gibi, sarsarak daha da iyi hissettiriyordu, daha da güçlü duygulanıyordum her defasında.
Bir dergide okuduğum, şairini hatırlamadığım şiirin ik kıtasındaydı sıra,
 
Geç kalmış ay ışığı
Yakamozların ardında gün,
Elini uzatsan suyu delip geçecek düşlerin...
 
Olsun canım, elbet etkileneceği bir şiir olacaktı, olmalıydı...
 
Sonra bir cafeye gittik bir gün. O gün şiir yoktu, canımız sıkkındı çokça. Sınavımız da kötü geçmişti hem. Çayımı yudumlarken kafamı çevirdim, duvarda bana selam çakan bir mısra. Gülümsedim, içime kadar geçti mutluluk oracıktaki şiirden, hem de sadece varlığından! "Bak dedim Ekin'e, şiir bize geldi bugün!" Hüznümüz dağıldı birden, gözlerimiz neşeyle büyüdü, ikimizin yüzünü de güneş sarısı bir ışık aydınlattı sanki.
 
"Saçak altına sığınmış göçmen kuşun
Kar tanecikleri arasından düşen
Beyaz tüyünü de görebilmek,
İşte sevmek"
 
Sonraları, Sunay Akın'ın bu eşsiz dizesi bir çok yazıma konuk olacaktı, tam da o gün ezberlemiştim, kalbime yazmıştım. Sonra Ekin bir başka dörtlük buldu Asaf'tan,
 
"Bekle dedi gitti,
Ben beklemedim, o da gelmedi,
Ölüm gibi bir şey oldu,
Ama kimse ölmedi!"
 
İz sürer gibiydik, heyecanla görünmez bağlarla birbirine bağlı şiirlerin takbindeydik, sıra bendeydi, Orhan Veli de katıldı aramıza,
 
"Ben ki her gece yatağımda onu düşünüyorum,
Onu sevdiğim müddetçe,
Yatağımı da seveceğim."
 
Sıra ona geçti,
 
Benim için vazgeçilmez bir şair olan Cemal Süreya'dan okudu,
 
"Üşüyorsan söyle sevgilim,
Seni bir kat daha seveyim"
 
Ne vurulması, çarpılmıştım ben. Birbirimize baktık, devam ettik, çok güzeldi, şiir gibi bir andı yine. Okuduk, okuduk...
 
Bendeydi şimdi de,
 
"Denizdeki damla olma, denizsin ya sen damla!"
 
"Ne ne ne bir daha oku!" dedi.  
 
"Denizdeki damla olma, denizsin ya sen damla!"
 
"Vurdu bu" dedi! 
 
Daha önce hiç duymamıştım. Onca şaire değil de, Özer Bal 'a vuruldu demek. Bu harikaydı, daha da coştuk. O gün yüzlerce şairden mısra daha okuduk, bıkmadan usanmadan, başımız dönene, o kafede oksijensiz kalana, hava iyice kararana kadar. Duvarlar şiirlerle doluydu. Bize göre bu bir işaretti. Şiir bizi kendiliğinden bulmuştu işte! Daha güzel ne olabilirdi? O günün hikayesinin başlığı da böylece çıkmış oldu: İşaret.

Deftere hemen oracıkta yazdım, özene bezene. Ben yazdıktan sonra o gün orada unutacak ve bir daha bulamayacaktık. "Belki" dedi Ekin, "bulanlar onu çok sever". Ben de "belki" dedim "şiiri çok severler". Defterimiz bir şiir keşfetme ve sevme sürecinde iki kafadarın anılarıyla doluydu. Bitmesine bir kaç sayfa kalmıştı. Defteri unuttuğumuzu fark edince kafeye geri döndük ama çok geçti. Duyan, gören yoktu Şaşkın bakıyordu oradakiler de bize. Ne ders notuydu, ne de önemli bir şey. Niye yana yakıla, ağlamaklı arıyorduk ki! Sonra yürümeye başladık. Ekin ille bulmak istiyor, her gün bu kafeye gelmeliyiz diyordu.

"Neden bu kadar çok istiyorsun?" dedim. "O şiirleri çok sevdim, çok emek verdik, çok değerli" dedi. Evet değerliydi, evet çok emek vermiştik ama bulamayacaktık. "Bence" dedim, "defter görevini tamamladı. Ve ajan filmlerindeki gibi kendini yok etti. Çünkü sen artık bir sürü şair keşfettin ve artık şiir seviyorsun. Evet defterimiz  yok ama anılarımız var, hislerimiz var." O an bu düşünce bize çok iyi geldi, hani parasını ya da değerli bir şeyini kaybeden ve "umarım ihtiyacı olan biri bulur" diye düşünen insanlar olur ya! Bizde o gün öyle düşündük, "umarım şiiri sevdirecek birini bulur defterimiz"...
 
 
 
 
 
 
 
 

No comments: