Thursday, July 13, 2017

Hayatımdan, İçimden Kısa Kısa...

.İstanbul'dan uzaktayız. Her defasında bunca uzaktayken yaşamımı yeniden gözden geçiriyorum, kararlar alıyorum. Kimini yapabiliyorum, kimini yapamıyorum. İstanbul'un kollarına ne zaman geri dönsem, başımı döndürüyor. Bu kez izin vermemek için, İstanbul'a dönmeden kararlarımı uygulamaya başlayacağım. Haydi rastgele o halde!

. İstanbul'un dışındayken yaşam çok yavaşlıyor. Sanki günler yıl kadar uzuyor. Sanki hangi şehirde isen sen o şehri kucaklayabiliyorsun. Hayatını yönetebiliyorsun. Oysa İstanbul öyle mi?  O senin en buyurgan tavırlı yöneticin oluyor. Buna alışınca sudan çıkmış balık gibi şaşkın bir şekilde önce el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyorsun. Öğrendiğinde de, insani boyutlarda yaşamayı seviyorsun. Ama ah o İstanbul yok mu? Serseri ve hovarda olduğunu bilsen de peşinde koşmak için can atan yeni yetme aşıklara çeviriyor seni! 

. İlk durağımız eşimin memleketi Kahta idi. Kahta beni hep etkiledi. Her gittiğimde kendimi çok güzel insanların arasında sevgi çemberine boğulmuş, "insanlık detoksu" yaşarken buluyorum. Ve İstanbul'da yaşadığım sorunlardan, dertlerden utanıyorum. Onların yaşamı kendimi sorgulamama sebep oluyor hep. Onca zorluğun ve imkansızlığın ortasındaki yaşam enerjileri beni aydınlatıyor. Bir de Nemrut' a gittik ki,  anlatılmaz, yaşanır... Onu ve nasıl başımı döndürdüğünü ayrı bir postta yazacağım. 

. Bazen birileriyle konuşurken yorulduğumu söylediğimde Ada ve Lorin'in üzüldüklerini gördüm. Hatta Ada; "sen yorulunca ben  üzülüyorum, anne olmak çok mu zor" dedi. Düşündüm de, ona şöyle söyledim:" Anne olmak zor Ada'cım. Sana çok kolay demek isterdim ama zor kuzum. Zor evet ama şu var ki hayatın bütünü hep bakış açısı. Bakış açın çok önemli. Polyanna olmak değil, o nedense olumsuz algılanıyor. Ama yaşadığın anları sen güzelleştireceksin. Böylesi emin ol daha keyifli. Annelik de zor evet ama onu ben güzelleştiriyorum. Her an yeni şeyler öğreniyorum. Sizinle hayatı paylaşmayı ve yaşamayı öğrenmeyi, büyümeyi çok seviyorum. "Hani yaptığın işi sev ve en iyisini yap gibi bir şey mi anne?" Dedi, "tam olarak bu kuzum, tam da bu. Bir çocuk dünyaya getirdiğinde, onun sorumluluğunu da almalısın. Bu da yedirmek içirmek değil sadece, insan olmayı öğrenmek ve öğretmekten de geçiyor. Bunlara ek olarak da hayattan keyif almayı bilmek de var. "  Aslında buraya bir Hayyam dörtlüğü iyi gitmez mi? 

"Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.  
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.  
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.  
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok. "

İkinci durağımız Van'dayız. Havası öyle güzel, insanı öyle temiz ki ve hatta insanı öyle temiz, havası öyle güzel ki! Kahta'da üşümeyi özlemiştik. Üşümeyi özler mi insan, özlüyor işte. Gündüzler sıcak, geceler serin, çok tatlı bir hava. Burada eşimin kaldığı evimiz bir öğrenci evi gibi. Ama bir aradayız ve burası bizim için her yerden daha güzel o nedenle. Varsın bulaşık makinesi olmayıversin, kaç yazar? Az önce dedim ya, yani Hayyam demiş ya; "ben olmayınca bu güller serviler yok" senin var olduğun her ortamı gül bahçesine çevirmek elinde, öyleyse sıva kolları🙋🏻

. Kızlar büyüdükçe küçük hallerini özleyeceğimi biliyordum, bunu çok zaman dile getiriyorum da. Size bir sır vereyim, yazın. Hep yazın, kimse okusun diye değil, kendiniz ve çocuklarınız için yazın. Sonra bir gün beyninizin çekmecelerini hallaç pamuğuna çevirip bulamayacağınız bir an, ya da bir cümleyi kolaylıkla bulabileceksiniz yazdığınız satır aralarında. Duyguları saklayamazsınız. Unutulur çoğu kez, beyin size çeşitli oyunlar oynar. İki farklı an birbirine karışır ya da çoktan uzay boşluğunda kurduğumuz cümlelerin, anların yanında sonsuzlukta kaybolur yaşadıklarımız. Onları istifleyin, düzenleyin, arşivleyin. O anları yakalamanın, dondurup saklamanın en güzel yolu yazmaktan geçer. 


No comments: