Sunday, August 20, 2017

Nemrut Yolunda

Önce yolculuğum Karakuş tepesi ile başlıyor. Nemrut yolu da kendi gibi güzellikler ve tarih ile dolu. Yavaş yavaş bir iksir içer gibi başlıyor ihtişam. Ayaklarının altında eşsiz yeşil manzara bakmalara doyamıyorsun. Yola devam ediyorsun, karşında gözyaşını içine akıtmış öyküsü ile Cendere Köprüsü. Çimento kullanılmadan, taş blokların üst üste bindirilmesi ile yapılan köprüye de, Septimus Severus'un bu muhteşem köprüyü ailesi onuruna inşa ettirmesine de hayran kalıyorsunuz. Dört sütundan birini kendi, birini annesi Julia Domna diğer ikisi de oğulları adına yaptırmış. Ağabey Caracella, kardeş Geta'yı taht kavgası uğruna öldürünce de, onun sütunu kaldırılmış! Köprü artık üç sütundan oluşmaktadır. Öyküden damağımda kalan kekremsi tat ile soluğu eşsiz manzarası ile Arsemia'da alıyorum. Tüm heykeller bütün bir manzaraya sahip en noktasal yerlere kondurulmuş. Bazı yerlere gidemiyorsun bile, uçurum gibi, düşebilirsin. Ama tanrıların heykelleri tüm manzaraya haiz hallerinden memnun görünüyorlar. Kulaklarımda bu hikayeLer, belli belirsiz hayali dönem görüntüleri ile ilerliyoruz. Artık Nemrut yolundayız. Dar patikalardan, uzun merdivenlerden çıkarak ilerliyoruz. Hiç bitmeyecekmiş sandığım bir büyülü yoldayım. Bir yandan delice merak edip diğer yandan hiç bitmesini istemediğim  bir tırmanıştayım. Sanki ben yalnızım, oysa önümde arkamda insanlar da var. Bir kadının kucağında henüz yaşına ulaşmamış bir bebek üstelik. Bebekte büyülenmiş ve bu huzurlu yola, Nemrut'a saygıyla sesini çıkarmıyor ve sabırla annesinin kucağında ilerliyor. içime kukak veriyorum. sus-pus. Normalde hiç susmaz ve ya hiç durmadan konuşur ya da şarkılar söyler. Oysa şimdi dili tutulmuş. İçimdeki notaların hepsi hangi besteyi şu ana layık göreceğini şaşırmış durumda. Aslında bazen içimi susturmak ve an'ı, caanım manzarayı içime çekmek isterim, ama şimdi öyle heyecanlıyım ki, heyecanım biraz yatışsın istesem de yok, harekete geçiremiyorum, büyülenmiş olarak tüm hücrelerimle tırmanıyorum zirveye. Bazen ayağımın altından bir taş kayıveriyor, geri dönüp yerine koyasım geliyor. Sanki tek bir zerreyi bile yerinden oynatsam büyü bozulacak, Nemrut nemrutluğunu  gösterecek ve kızgınlıkla kükreyecek. Tanrıların aslanlarından biri dört nala aşağı koşacak ve beni cezalandıracak! "Bre dünyalı!" diyecek! "Ne haddine senin bir tek taşı bile yerinden oynatman! Burada her bir zerresiyle denge var, 2000 yıldır hem de! Sen kimsin?" Yine karmakarışığım. Usul usul çıktığımı sanıyorum, oysa kalbimin gümbürtüsü tek başına cihanı titretir! Sonra bir minik el ile buluşuyorum. Kafamı kaldırınca Lorin'i, küçük kızımı bana yetiştiği için alnından öpesim geliyor. Elimi tutunca korkularım da yatışıyor kısmen. Nemrut! Sana geliyorum, yanımda da cengaverim. Sanki heyecanım bölünüyor, yarısını Lorin yüklenip nötrlüyor, sönümlüyor adeta. Benim her zamanki gibi gücüme güç katıyor. İşte zirveye bir adım kala duruyorum. Sanki kutsal bir göreve hazırım da insanlığı kurtaracağım, ey Nemrut, ne yaptın sen bana? Daha gözgöze gelmeden hem de! Derin bir nefes alıyorum, Lorin'i gönderiyorum ve son adımımı atıyorum. Aynı anda başım dönüyor ve Ahmet Arif Anadolu'sunun ilk mısrası ile yankılanıyor beynimde, sanki yüce bir dış ses var okuyor ve o okudukça dağlara çarpa çarpa yankılanıyor, şiir hiç bitmiyor!  

"Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
 Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
 Anadoluyum ben,
 Tanıyor musun ?"



İşte Nemrut'un zirvesindeyim ve çıktığım anda da bir kapı açılıyor ve ben bir masalın tam ortasında buluyorum kendimi. Burada, zirvede tam 2000 yıldır, gün doğumuna ve batımına şahitlik eden Tanrıların huzurundayım artık. Hani "kaf dağının arkasında, arslanlı kapıyı açıp iki tane kuş kafası göreceksin. Zümrüt-ü Anka ve Kartal. Sakın Zümrüt-ü Anka kuşunun güzelliğine aldanmayasın, dünyanın geçici zevklerini temsil eder. Sen kartal kadar güçlü olmalısın. Görüntü gelip geçicidir, asıl ihtişam içindedir, derinliktedir" diye fısıldıyor. Ben de kaf dağına ulaşmış kadar şanslı sayıyordum kendimi. Bir o kadar da hala bazıları dokuz ton ağırlığındaki taşların, zamanında yol bile olmayan dağın zirvesine nasıl çıkarıldığının bilinmezliği ve enteresanlığı karşısında nokta olana kadar küçülmüştüm. Onlar devasa boyutlarında, ben ise dünya üzerinde zavallı bir nokta. Ey Antiochos, Kommagene tanrıçası Fortuna, tanrı Zeus, tanrı Apollo ve Heracles! Sırrınızı bilmek istemiyorum, buralara nasıl geldiniz, ama bilmek istediğim bir şey var, burada nasıl kalabiliyorsunuz. Öyle ya, çıkmak mümkün, canını dişine taktın da zirveye ulaştın diyelim, peki ya tam 2000 yıla ne demeli? Tam 2000 yıldır burada kalabilmek! Senden öğrenecek ne çok şeyimiz var. Öylece oturman bile bir öğreti bizim için. Tüm dışarıdan gelen seslere kulaklarım kapalı, kalbim şarkı-türkü yerine şiirini de bulmuş, coşkuyla beni yönlendiren görünmez tercümanımın yörüngesinden ayrılmıyorum. O nereye, ben oraya. Hiç bitmesin. Hep Nemrut'ta Nemrut'la kalayım. "Bir zindana kapatılsam, masal bu ya! Sadece gün batarken ve doğarken gökyüzünün giyindiği kızıl entariyi görmek ve güneşin raksını izleyebilmek için günde iki kez gün aydınlığına çıkabilirim. Benim gibi gün batımlarına aşık biri için bulunmaz fırsat. Ben de sizinle burada selam çakacağım gökyüzünün kızıl suretine, yıldızları sizinle izleyecek, her gece kayan yıldız yağmurunun altında dans edeceğim. Tam bitti sanırken, tüm ihtişamıyla gün doğacak, bu kez de onu seyre dalacağım. Sonra kuşlara çok yakınım, belki uslu olursam şirinler yerine Zümrüt-ü Anka kuşu ile tanışabilirim. Hem sonra, "belki, üstümüzden bir kuş geçer, kanadından bir tüy düşer". 

No comments: