Monday, April 16, 2018

Ulviyim, Ulvisin, Ulvi

En başından testi kırılmadan söyleyeyim. Biraz ti ye alarak, biraz özeleştiri yaparak yazdım. Bir de instagram (fotoğrafik) hayatları ve görünmeyen gerçekler diyelim. Hani afilli fotoğrafların ardındaki surata tokat gibi çarpan gerçek yaşam! 


Pazar günü miskin miskin evde otururken Arzu aradı. E çoktandır görüşemiyoruz dedi. Hava da güzel, buluşalım. Çocuklar da var malum. “Onlar da olsun, açık hava olsun, paten sürerler, spor olur, biz de sohbet ederiz.” dedi, dedik. Bütün o “aaahhh yavrum bunlar rahat günlerin, kıymetini bil” diyen "çokbilmişteyze"lere selam olsun. Gerçi haklı çıkmadılar mı, çıktılar laf aramızda. Hayır böyle diyerek içinde bulunduğu güne de insan acı acı gülümseyerek bakıyor, yaşayamıyor. Gelecekten ürküyor. Geri gitmek hatta geri iade etmek bile istiyor! Latife yapıyorum elbette ama ebeveyn olmak da zor zanaat mirim! Dengeleri kurmak, sağlıklı ilişki kurmak, yaşamla ilgili sorulara, ilişkilerle ilgili yaladığı karmaşaya doğru kılavuzluk etmek gerek. Böyle anlarda hep “kelin merhemi olsa” ile “kişisel gelişimini bu sayede hızlandır” arasında bir yerde buluyorum kendimi. 

Çocuklu yaşamdan sonra özledikleriniz oluyor ya şüphesiz, geçenlerde düşündüm de, ben neyi özledim diye. Ben en çok kendimi özlüyorum sanırım. Salt kendimi. Benliğimi, belki bencilliğimi. Şu an asla tek kişilik düşünemediğim anlarımı. Her daim üç kişilik düşünmekten yoruldum sanırım. Elbette çok daha büyük sorunlar var yaşamda. Onlara bir itirazım yok fakat bu aralar yorulduğumu hissediyorum.  

Bu uzun girizgahtan sonra sadete gelelim. Arzu’nun telefonundan sonra, çantalar hazırlandı, giyinildi, hazırlanma aşaması rutin tartışmaları yapıldı. Arada sesler yükseldi. Bütün “hadi” lerimi tüketmemeye çalışarak, bir kısmını da dış mekandaki zamanlara saklayarak yola koyulacaktık. 

Lorin güneşli havaya aldanarak yaz geldi diye şort ve kısa tişört giymek istedi. Hayır bu sadece istek değil, dayattı diyelim. Çözümcü pratik bir anne olarak yanıma uzunları aldım tabi ki. Ama giymeyeceğini nereden bilirdim? Hala çok naif, hala çok safım kabul ediyorum. 🙈 Tüm heyecanı kaçacak ama filmin sonunu söyleyeceğim. Tabi ki giymeyecekti, ben ona hasta olacaksın diyecektim, ertesi gün olacaktı da zaten ve o rüzgarda ben üst üste iki mont giyinecektim ama o arkadaş burnumdan getirecek, asla giymeyecek, saçını toplamak istemeyecek, o rüzgarda terleyecek ve ertesi gün hasta olacaksın diyen kibar(!) annesini dinlemeyecekti. Hayır bazen çok sıkılıyorum bu kibar hallerimden! Eeeeeh yeter ama diyeceğim geliyor, sonra yavaşça geri yolluyorum. Hem bizim zamanımızda "terlik ile pedagojik yaklaşımlar" vardı da biz mi kullanmadık? Valla ne güzel bir sempozyum olur, "Terlik ile İlişki Çözümlemesi ve Pedagojik Yaklaşımlar" Yeni pedagojik bakış açısı insanın terliği de boğazına diziyor. Şöyle iç rahatlığıyla bağıramıyor bile insan. Kahrolsun pedagoji! O eli belinde koşup gelen iç sesim bir anda küçük pedagoglardan oluşan bir takım kuruyor. Başlıyor beni içerden tüketmeye! Mırıl da mırıl, fırıl da fırıl da fırıl konuşup duruyor. İçerden minik minik tükeniyorum. Keşke bu kadar okuyup, bu kadar bilmeseydik. Eski ilişkiler daha sağlıklıymış. Buradan 38 numara esem terlik (bu üründe marka yerleştirme ile reklam vardır👀)  ile büyümüş, annesinin ıskaladığı terlikler ile refleksi gelişmiş bütün arkadaşlarıma ve anneme de selam olsun! Hem pedagojinin geçmişi kaç yıllık? İlk anneden tut vardır bir çözümleri. Terlik olmasa da eski anneler bulurdu fırlatacak bir şey. Onu bırak da asıl fırlattıktan sonraki iç hesaplaşma ve suçluluk duygusundan nasıl arındıklarını kendilerinden özel ders olarak almak isterim. Terapi de olur hocam.


Neyse, tekrar konumuza dönelim. Validebağ’ı çok seviyorum. Belki de yolun yakınlığı, trafiğe ve strese bulanmadan gitmenin ferahlığı da beni çekiyor e bir de şehrin ortasında ağaçlı, yeşili ve oksijeni bol bir mekan olmasını da es geçmemek gerek. 


Arabayı park ettikten sonra birinin de benim fotoğrafımı çekmesi gerekiyor. Elimde bagajımın yarısını dolduran patenlerin olduğu devasa ağır valiz, sırtımda sırt çantam, çocukları bir türlü giymeye ikna edemediğim hırkalar ve montlar yığını ile masalara ilerliyoruz. Elimdeki yüklerden görünmüyor olabilirim. Lorin bununla da yetinmiyor, skutırını da (ittirgeç mi desek:)) almamı istiyor. Elimdeki bütün o yükü bırakıp o aleti açmaya çabalıyorum. Vidası sıkışmış. Uğraşıp terledikten sonra, “hay skutıra başlayacağım” demeden “ah evladım, paşa gönlün bir paten bir skutır ister, tabi ki alalım yanımıza, zaten atasözleri bile demiyor mu, analar çeker yükü, kimsenin bilesi yok” Buradan tüm anneli atasözlerine de selam olsun diyerek ve neyse ki skutırı da bana taşıttırmadan kendisi binerek masaya varıyoruz. Ha şimdi diyeceksiniz ki, “sen taşıma onlara taşıt” bak onu demeyin olur mu? Hatta kınamayın insanları, cefakar anaları! Bi damdan düşün önce derim ben şahsen. Sonra konuşalım. Bir de çoğunlukla yaşarken farkına bile varmıyorum, içime nasıl işlemişse. (Olay bitince dank ediyor bende🙈) Eminim sizin de vardır hayatınızda böyle ayrıntılar. O da başka yazının konusu olsun, yüzleşiriz belki hatalarımızla! Kim hatalı diye atalarımızdan kodlananlara, ezberlerimize, ezberlerimizi bozmaya ne kadar gönüllü olduğumuza da bir bakarız. Terapi olur belki?






Tekrar ortama ve tozpembe hayallerimize dönecek olursak, şöyle söyleyeyim, ne sıcak çayımı, ne kahvemi içebildim, ne de Arzu ile rahatça sohbet edebildim. Ne rahatı? Sohbeti bırak, bir ara görüşemedik bile. Kalk otur, kalk otur! Haa spor oldu bak! 5000 adım atmışım ayol! Hırkanı giy, montunu giy diye söylen,, saçını topla, tuvalete götü, yok tost al, simit al, simitin yanına peynir al, simiti dilimlet, uçuşan oyuncakları toparla, paten sürerken dizlik tak tartışması yap, dondurma al, sonra yok ayrı masada oturacağım, kendim alacağım, kitap okuyacağım, küstüm, barıştım, oynamıyorum, oydu buydu derken gün bitti. Ne iyi ettik de geldik. Ve bir "hayalleeer, hayatlaaaaar " yazımızın daha sonuna gelirken tüm pedagojik dönem annelerimize bir şarkı yollamak istiyorum. Evet "batsın bu dünya" da olabilir, ama benim içimden "sorma" geçiyor. 

Hani çocuklar küçükken güzel günler gelecek diyoruz ya. Ben de kehanet yapan medyumlar gibi diyorum ki, “yok gelmiyor o günler” çocukların derdi tasası, isteği bitmiyor. Komşum Mine ablam çok haklıymış, ömür törpüsü derdi çocuklar için. Gerçekten doğru. Ömrün onlar için kaygılanmakla geçiyor. İçindeki savaş büyüyor her geçen gün. Gürültüden kendini duyamıyorsun çoğu kez. İçindeki sesler sürekli artıyor. Pedagojik askerler hep iş başında, endişe militanları  desen yurdun pardon vücudun her yerini işgal etmiş durumda zaten. Sevgi arsızları zaten başka duyguları kapatıp gözünü kör eden bir sürü minik minik ama güçlü cengaverlerini salmış ortaya... Sana ve senin isteklerine yer kalmıyor zaten. Sizlere içerden yavaş yavaş tükenme yolculuğunda başarılar dilerim.

Annelik mi? Yoooo çok güzel, çok ulvi!



No comments: