Thursday, July 05, 2018

Kirpi Mesafesi



“Bir demet tiyatro” yu hatırlayanlar var mı? Ya “Eyvah Necdet” i? Geçen gün “inci kefali” yazımda bahsetmiştim. O kadar etkilenmişim ki arada açar izlerim Eyvah Necdet’li bölümleri. Aslında bir mafya babasıydı, şarkıcı sevgilisini evlenme vaadiyle kandırıyordu falan. Yeraltı dünyasını temsil etmesine, sevgilisini sürekli oyalamasına rağmen çok sevimli, karikatürlerden fırlamış gibi komik de bir karakterdi. Konuya her daim bir hayvanın özelliği ile giriş yapıyordu. Hayvanlar alemine oldukça hakimdi.
“Tavşanlar, tavşanları bilir misin? Peki bu çaya neden tavşan kanı deniyor?” diye giriş yapardı. Ardından hayvanın özelliğine vurgu yaparak anlatmak istediğini anlatırdı. Şimdi ben de yazıya böyle girmek istedim aslında. Ama önce hatırlatmak istedim sizlere. Yazıya böyle girmek istedim çünkü ne demek istediğimi çok iyi anlatacağım bu vesile ile.

Kirpiler, kirpileri bilir misiniz? Ben bu yönlerini bilmiyordum, öğrendim ve çok çarpıcı olduğunu düşünüyorum. Anlatayım. Dikenleri vardır hani. Tehlike anında onu koruyan dikenleri. Kirpilerin tüyleri olmadığından üşürler soğukta bilir misiniz? Ve diğer bir kirpi arkadaşla birbirlerine sokulurlar ve böylece ısınmak isterler. Ancak tüyler birbirlerine batar bu sevimli arkadaşların. Böylece bir uzaklaşıp bir yakınlaşıp doğru mesafeyi bulurlar. Yani birbirlerini ısıtacak kadar yakın ama birbirlerine dikenleri batıp canlarını acıtmayacakları kadar uzak bir mesafe. İlk duyduğum anda tam da bu dedim.. Sigmund Freud’un 1921’de yayınladığı Grup Psikolojisi ve Ego’nun Analizi adlı eserinde dipnot olarak bahsediyor. Biraz araştırınca gördüm ki, kirpinin Freud’un aklına düşmesinin nedeni, Arthur Schopenhauer’in 1851’de yayınladığı Parerga ve Paralipomena: Kısa Felsefi Denemeler adlı eserinin ünlü 396. bölümünün bir kısmıdır. Schopenhauer bu bölümde kirpilerin soğukta kaldığı bir anda karşılaştıkları ikilemi anlatmaktadır:

Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu uzaklıkta duramayanlara, İngiltere’de “keep your distance!/mesafeni koru!” denir. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.


Yaşam boyu karşılaştığımız insanlarda görürüz biz bunu. Ne mevki, ne etiket, ne mal mülk, ne para, ne şan şöhret! Aslolan kişiliktir bence. Kişilik ailede başlar evet ama yaş kemale erince de biraz emek gerekmez mi sizce de? Diyelim ki tıpkı kirpiler gibi gittiniz, geldiniz doğru mesafeyi yakaladınız. En sonunda birbirinizi rahatsız etmeyecek o mesafeyi. Bir de asla hiç bir mesafe yakalayamadığınız tipler vardır. Böyle bir uzak bir yakın, kendisini bir türlü çözemediğiniz, değer yargıları olmayan, -bir neye benzetsek bilemedim ama- adeta bir bukalemun gibidirler. Her ortama göre renk değiştirir misali, herkes ile başka davranan.



Çok kasmayın arkadaşlar, ya göründüğünüz gibi olun, ya da olduğunuz gibi görünün. Yani eğer olmak istemediğiniz bir kişiyseniz değişmek için çabalayın. Bu kadar net ve basit işte hayat….

No comments: